Tarih tek kız

Az önce attığım postun devamı gibi

2020.10.25 21:38 ffuckedlives Az önce attığım postun devamı gibi

Lan olm şimdi düşünüyorum da iyi halı altına süpürmüşüm galiba, bilmiyorum belki de burada gömdüğünüz mentalcellerden biriyim. Ama 24 yaşına geldim bakın tek bir kızla bile el ele tutuşmuşluğum yok, yine böyle bir teşebbüsüm girişimim aman segili yapam kız peşinde koşam gibi dertlerim de yok ulan bu zamana kadar kız yüzü gördüysek de kızlara yüz vermediğimizden zaten yoksa selam versem aman bu benden hoşlanacak diye kaçıyolar zaten bu yüzden şimdiye kadar MGTOW cular gibi gezdim. Ama bu subı keşfettiğim lanet olası günden beri halı altına süpürdüklerim gün yüzüne çıkıyor, yavaş yavaş kafayı yiyorum işten güçten kesildim YAŞAMA ŞEVKİ, ÇALIŞMA ÇABALAMA ŞEVKİM BİTTİ, her şeyi o kadar büyük bir zorlukla ıkına ıkına yapıyoruum ki...
Eee buraya kadar yazdın da noldu bize ne senden, nolmuş yani gerçeklere tahammül edemiyorsan diyecekseniz ulan işte sorun benim şimdiye kadar gerçeklere tahammül edebiliyorken bu sub yüzünden artık tahammül sınırlarımın zorlanıyor oluşu, hala ulan acaba diyorum hala yalnızlık içinde ölen incel dışında alternatifler arıyorum içimde hala bir umut var ulan acaba çok mu büyütüyorum normieyim belki de nerden biliyorum ya da yaş artıkça yüzüm oturur falan heightten de kaybediyotum, genetiğiim harbi çöp bir tek zeka var ondan da asla emin olamıyorum zeki miyim aptal mıyım bunu beni 24 sene tanıyanlar bile cevaplayamadığı anlar oluyor hayatta büyük aptallıklar yapbilecek bir insanım üstelik eskisi kadar zeki değilim bu da ayrı bir boktan nokta üniye başladığımda dereceye oynayan adamdım sonraki sene repeat yaptım öyle böyle bitti şu anda elime iki kağıt versen ezberimde tutamıyom ki en parlak dönemlerimde bir gecede kitap hatmeden adamdım neyse uzatmayayım ha düşündüm nasıl bir şans yaratabilirm kendime mesela kısa boy ama average ı düşük ülkelerde belki şansım olur dedim herkesin usa eu için çırpındığı ülkede ben sikko uzakdoğu, asya ülkelerine gitmek isteyne mal oldum gerçi onlar bile artık hem genetik seçilim hem de yaşam standartları beslenme vs. ile avergeın yükseltiyorlar; tencere yuvarlanır kapağını bulur, davul bile dengi dengine bizim kısmetimiz de femcell dir dedim hatta bir dönem cidden oluyodu böyle bir şey harbi biri çıktı karşıma ama bakın şu aq toplumu öyle bir şey ki incele rahat olmadığı gibi femcel e de yok couple olmak 2x yarrak kürek kafadan adamların bok kokulu ağızlarına meze olmak demek, aq bu chadlar stace ler ne pis insanlar siz bilmezseniz subın çoğu benim kadar bile maruz kalmamıştır bunların ibneliklerine zaten liseli de çok, geriye kalanlardan bir kısmı büyükşehir harici falan desek devlette okuyordur zaten birçoğunuz bakın arkadaşlar lise ne kadar boktansa üni 2x boktan istisnalar elbet olacak ama lisede zaten tipin kayık olması bir miktar normalleşiyo hele tr de zengin veletlerin gittiği bir yer değilse sıkıntı çok yok ama üni hele ki özel ünide tam burslu okumak tam br cehennem. Özetleyecek olursam şimdiye kadar ortamın durulmasını boktan insanlardan kurtulmayı bekledim kafamda kurduklarımı gerçekleştirmek için az da kaldı sayılır, hatta bir miktar kurtuldum tabi bu kendi hesabımca ilerisini bilemeyiz, e neyi kurdun kafanda diye soracaksınız onları da aşağıda soru şeklinde yazmayı tercih ettim.
1-Çirkin erkek güzel kız kombinasyonu illa betabuxx olmak zorunda mı, belki kadının güzellik algısı sapmış belki fantezisi var vs.?
2-Statusmaxx vs. nedne gömülüyor, chadlere kendini paspas edip sexual value düşünce betabuxx lara kendini pazarlamayan kadın yok mu yani?
3-Femcel bulmak bir eçenek değil mi?
4-Burada bir yerde Barış Özcan soiboiluğu diye bir şeyden bahseden biri oldu, bu Barış Özcan soiboyluğu ne oluyor tam olarak türklere özgü olduğu için bilgi de bulamadım aq.
5-Hadi her şeyi sikeyim Atatürk bile düzgün bir evlilik hayatı yaşamamış çocuk yapmamış ama adını tarihe yazdırmış, incel olmak boşuna yaşadığın analamına mı gelmek zorunda her halükarda neden bunları sürekli dile getirip onaylattırıyonuz, Tarihe bakın aq incel olup ne büyük işler başaran adamlar var, hatta en iyi bilim adamları, sanatçılar, yazarlar, devlet adamları vs. içerisnde epey bir incel barındırıyor yani biz neden hayatı kendimize boşuna zindan ediyoruz hatta modern çağı vs. düşüneek olursak devir değişiyor artık taş devrinde değiliz sikmişim hunter eyes ı heightı, masulen facei önemli olan artık beyin bin, onbin, yüzbin belki bir milyon yıl sonra chadın değeri kalmayacak

Açıklama: son madde için yazıyorum önemli bir yanlış anlaşılma olduğu için, ben Atatürk incel demedim, Atatürk'ü zaten örnek olarak verdim kadınsız bir hayatın da mümkün olacağını hatta böyle bir hayatın gayet tatmin edilebilir saygı duyulabilir olacağını belirtmek için dedim. evet incel olmak sadece kadın erkek ilişkilerini sakatlamıyor hayatın geri kalanında da etki ediyor ama hayatın geri kalanında bu tolarebe edilebilir seviyede oluyor burada da sıkça dert edilen şey herhangi bir duygusal veya cinsel ilişki ki bunun için de kadın lazım, yaşayamamaya mahkum bir hayat sürmek neden bu kadar dert ediliyor ben sadece buna karşı çıktım.
submitted by ffuckedlives to turkincel [link] [comments]


2020.10.06 11:13 sum-poopins Türkiye'de Sistematik Irkçılığın Kısa Bir Tarihi (1)

Türkiye'deki sistematik ırkçılık hakkında, olayları tarihi bir sıraya koyan ve özetleyen kısa bir yazı yazdım. Tek seferde çok uzun olacağı için parçalara böldüm, bu ilk kısmıdır. 1923-1955 arası olan kısmı kapsıyor.
- 1925'te Türk Antropoloji Mecmuası kuruluyor. Eğitim bakanının "fahri başkan" olarak göründüğü, Atatürk'ün kuruluşunu bizzat tebrik ettiği, derginin kadrosunun tek parti üyeleri olduğu ve kadrosundan bir kişinin bizzat Atatürk'ün şahsi doktoru olduğu, devlet destekli bu dergide, kafatasçı ırkçılık yapılıyor. Türkiye'de yaşayan farklı "ırkların" kafatasları, kiloları, boyları ölçülüp, bunun üstünden yalan bilim üretilmiş ve "Türk ırkının üstünlüğü" kanıtlanmaya çalışılmıştır.
- 1928'de üniversite öğrencileri "Vatandaş, Türkçe konuş!" kampanyasını başlatıyor ve 1930'lar boyunca sürüyor. Bu kampanyada, azınlıklara umumi alanlarda Türkçe konuşmaları için baskı yapılıyor. Bunun kimi zaman şiddete döküldüğü veya Türkçe olmayan bir gazete okuyan azınlığın gazetesini yırtma gibi eylemlere dönüştüğü de oluyor. Öğrenciler ve basın tarafından baskıya uğrayan azınlıklar bu tutuma boyun eğmek zorunda kalıyor. Genel olarak bütün azınlıklara karşı bir tutum alınsa da, özellikle Yahudiler hedef alınıyor. Doğrudan devletten çıkmasa da, devlet bunu destekliyor. Örneğin, umumi yerlere asılan “Vatandaş, Türkçe Konuş!” flamalarını yırtan azınlıklar gözaltına alınmış fakat azınlıklara baskı yapan kişilere bir şey yapılmamıştır.
- 1926-1930 esnasında, Kürt grupların başlattığı Ağrı İsyanları gerçekleşiyor. Bu olaylar sırasında, Türkiye Cumhuriyeti tarafından, Zilan deresinde sığınan Kürtlere karşı Zilan Katliamı gerçekleştiriliyor. Zilan'a sığınan Kürtler arasında isyana katılanlar da katılmayanlar da vardı. Operasyon sonrası, sivil ve silahsız 15.000 kişi öldürülmüştür.
Devlet ideolojisinin uzantısı olan Cumhuriyet Gazetesi, operasyondan bahsederken, Kürtlerle ilgili şunları söylemiştir. "Bunların alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle işleyen his ve dimağlarının tezahürleri, ne kadar kaba hatta abdalca düşündüklerini gösteriyor… Çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların Afrika vahşilerinden ve Yamyamlardan hiç farkı yoktur... Bunlar -tarihin şehadeti ile sabittir ki- Amerika’nın kırmızı derililerinden fazla kabiliyetli oldukları halde ziyadesiyle hunhar ve gaddardırlar… Dessas ve bedii hislerden, medeni temayüllerden tamamiyle mahrumdurlar. Bunlar asırlardan beri ırkımızın başına bela kesilmişlerdir... Bunlar (Kürtler) ayrıkotu gibi sardıkları toprakta intişar eder fakat bastıkları yere zarar verir mahluklardır. Birçok yerlere hastalık sirayet eder gibi sonradan yerleşmiş ve asli ahalisini -aşiret teşkilatındaki kuvvet sayesinde- körletmişlerdir."
- 1934'te 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarılıyor. Bu yasaya göre "Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde 10’unu geçemez. Ve ayrı mahalle kuramazlar." Ana dili Türkçe olmayanlardan "köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri [tekeline almaları]" yasaklandı. Azınlıklar, göç ettirildikleri yerde en az 10 sene boyunca oturmak zorunda bırakıldılar. Bu yasa Kürtlere karşı daha da sertti. Kürtler, "10 yıl sonra dahi İcra Vekilleri Heyeti kararı olmadıkça başka yerlere gidip yurt tutamazlar," deniyordu. Kürtler, yerleştirildikleri bölgedeki nüfusun %5'ini geçemiyordu.
- 1934'te, İskan Kanunu'nu takiben, Trakya Olayları gerçekleşiyor. Edirne, Keşan, Uzunköprü, Babaeski, Lüleburgaz and Kırklareli'nde göreli olarak yüksek Yahudi populasyonu bulunuyordu. Kimi iddialara göre, Nihal Atsız'ın Orhun dergisinde ve Cevat Rıfat Atilhan'ın Milli İnkılap dergisinde yazdığı Yahudi karşıtı ırkçı yazılar sonrasında, insanlar galeyana geldi. Yahudilere ait dükkanlar ve evler yağmalandı, Yahudilerin kendileri saldırıya uğradı. Bu olaylar sonucu, pek çok Yahudi mallarını yağmaya kaptırmış, mülklerini ucuza satmış ve kendileri de göçmüştür. Yaklaşık 15.000 Yahudi göç etmek zorunda kalmıştır.
- 1937-1938'de Dersim İsyanı gerçekleşiyor. İsyanın bastırılması sırasında, çok sayıda sivil de katlediliyor. Devletin yaptığı resmi açıklamaya göre, 6.868 kişi öldürülmüştür. Recep Tayyip Erdoğan'ın dilediği resmi özürde, bu sayı 13.806 olarak belirtilmiştir. Başka bir kaynağa göre, öldürülen sayısı 10.000'in üstündedir. Yine aynı yazıda belirtilen diğer bir kaynağa göre, öldürülen sivil sayısı 13.160'tır ve sürgün edilen sayısı 11.818'dir. Bölge halkı, isyan bastırılırken, askerler tarafından güzel bulunan kız çocuklarının kaçırıldığını bildirmiştir.
- 1941'de Yirmi Kur'a Nafıa Askerleri oluşturuluyor. Yani, Ermeni, Süryanı, Rum ve Yahudilerden oluşan özel birlikler kuruluyor. Zaten askerlik görevini yapmış azınlık kişiler bile tekrar askere alınıyor. O günleri yaşamış Bakırköy Belediyesi eski başkan yardımcısı Yervant Özuzun, uygulamanın nedenini "...onları işlerinden uzaklaştırarak ticari anlamda zor durumda bırakmaya, işlerini kapatmaya, devretmeye, ülkeye gönül bağlarını zedelemeye yönelik..." şeklinde belirtmiştir.
- 1942'de Varlık Vergisi çıkarılıyor. "Olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek" şeklinde adlandırılsa da, pratikte gayrimüslimleri hedef alan ve ödemesi imkansız veya çok zor olan vergilerdir. Dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu, CHP grup toplantısında "Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz," demiştir. İstanbul'da tahakkuk edilen vergilerin %87'i gayrimüslimlere, %7'si müslümanlara yüklenmiştir. El koyulan varlıkların Türklere satılmasıyla, Saracoğlu hükümeti amacına ulaşmış ve "yerli ve milli" (aynı zamanda müslüman) bir burjuva kesimi oluşturulmuştur. Satılan mülklerin %67 civarı Müslüman Türkler, %30 civarı resmi kurum ve kuruluşlarca alınmıştır. "Hacı Ağa" lakabına sahip, muhafazakar ve zengin bir kesim oluşmuştur. Varlık Vergisi'ni ödeyemeyen kişiler, çalışma kamplarına yollanmıştır.
- 1955'te 6-7 Eylül Olayları gerçekleşiyor. Bu olaylarda, İstanbul'da yaşayan Rum azınlığa karşı toplu bir saldırı gerçekleştiriliyor. Resmi kaynaklara göre, 4212 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip ediliyor. Tarihi incelemelerde genel olarak kabul gören görüşe göre, bu olaylar dönemin hükümeti tarafından başlatılmıştır. Olaylarla ilgili açılan davaya iki rapor sunuluyor. İlki devleti sorumlu buluyor ve ikincisi MİT'in öncüsü olan MAH tarafından hazırlanıyor. 6-7 Eylül Olayları'nın bir MİT (daha doğrusu MAH) organizasyonu olduğu söylenmektedir.
Saldırıları "ateşleyen" olay, Atatürk'ün doğduğu evin Selanik'te bombalanmasıdır. Gazeteler bunu Yunanlıların yaptığını söylemiştir fakat daha sonraki soruşturmalar, yakalanan bir Türk öğrenci veya devlet çalışanının, bombayı koymuş olabileceği ihtimali üstünde durmuştur (Şüphelilerden Oktay Engin, daha sonra Emniyet Genel Müdür Yardımcılığına ve valiliğe kadar yükselmiştir).
Resmi sayılara göre 11 kişi ölmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'e göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Saldırganlar “Bugün malınıza yarın canınıza” diye slogan atmıştır. Polisler “Bugün polis değil, Türküz,” demiştir. 400 kadın tecavüze uğramıştır.
Orgeneral rütbesinden emekli olmuş, tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı yapmış, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş Sabri Yirmibeşoğlu, "6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?" demiştir. ÖHD, derin devletin merkezinde bulunan bir örgüttür. Yirmibeşoğlu, olayların olduğu dönemde, yine bir derin devlet örgütü olan Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görev almaktaydı.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.10.03 23:38 GoldenBall44 Şeytan kötü çocuklar için geliyor.

Şeytan kötü çocuklar için geliyor. Yatağının altında uykuya dalmalarını bekler ve sonra küçük ayaklarını tutar. Küçük ayaklarını tutuyor ve onları aşağıya sürüklüyor .... yatağın altına ve cehenneme kadar .... kötü küçük çocukların sonsuza dek bir ateş gölünde yanacakları yer. "
Tarlada arkadaki küçük bahçeye doğru yürürken annemin sesini kafamda duydum. 10. Küçük kız kardeşim Lila, birkaç adım geride kaldı. Atlıyordu. Küçük ayakları uzun çimenlerin arasında zıplıyor.
Annem hep Lila hakkında "Tüy kadar hafif," derdi.
Gece geliyordu ama güneş hala doğuyordu. Sıcak bir gündü, ama neyse ki, tarlada esen serin bir rüzgar vardı. Yüzümde rüzgarı hissedebilmek için yapmam gerekenden daha yavaş yürüdüm. Terimi kuruttu. Çok iyi hissettirdi.
Lila benimle konuşmaya çalışıyordu, sesi hızlı anlamsız sözler ve böcek cıvıltıları gibiydi, çünkü tek duyabildiğim annemin uyarılarıydı.
"Şeytan kötü olan küçük çocuklar için gelir ... ve onları aşağıya sürükler."
Annem her zaman bana böyle şeyler söyler, beni korkutması ve iyi bir çocuk olmak istememe neden olması gereken şeyler. Yine de aptal değilim. Ben onun düşündüğünden daha zekiyim ve bu şeylerin, şeytanların ve meleklerin, Cennet ve Cehennemin numara yapmaktan başka bir şey olmadığını biliyorum. Onlar uydurma. Sahte. Ve insanların neden böyle saçmalığa inandıklarını bilmiyorum.
Ama ben de rol yapıyorum.
Her Pazar sabahı kiliseye giderim ve annemin yanına otururum. Bazen babam da gelir. Bazen yapmaz. İyi bir küçük çocuk gibi, İyi Kitap'ı takip ediyorum ve Vaiz Wilson hiçbir şey hakkında biraz fazla uzun konuştuğunda uyanık kalıyorum. Preacher dur dediğinde ayağa kalkarım. Preacher otur dediğinde otururum. Ve bana söylememi söylediği şeyi söylüyorum.
Hikayelerine inanıyormuş gibi yapıyorum. Sodom ve Gomorrah ateşe ve küle döndüğünde üzülüyorum. Mesih körleri iyileştirip ölüleri dirilttiğinde İsa'yı övüyorum. Ve günlerin sonundan ve dünyanın her şeyin sonunda göreceği tüm çılgınlıklardan korkuyorum. Bunların hepsini, annemin iyi bir çocuk olduğumu düşünmesi için taklit ediyorum.
Ama söylediğim gibi hepsi numara yapıyor. Çünkü ben iyi çocuk değilim. Hayatımda bir gün asla. İyi bir çocuk olmak istemiyorum. Hayır. Bu doğru değil. Asla iyi olmak istemediğimden değil, sadece kötü olduğumu biliyorum.
Bazen kötü şeyler yaparım.
Annem ve babam uyurken bir kez bira içtim. Tepeye çıkardım ve elimden geldiğince hızlı içtim. Kendimi komik hissettirdi ama iyi anlamda. Kustum. Ama bu iyi.
Okulda bir tarih sınavında kopya çektim. Biri öğretmenden cevapları çaldı ve annemin çantasından aldığım 3 dolarla bir tane aldım. Annem bir ara çantasından paranın düştüğünü ve bu konuda asla büyük bir yaygara koparmadığını düşündü.
Bir keresinde kanadı kırık bir kuş buldum. Uçup gidemediği için yakalanması kolaydı. Kafasını bir ağaca vurdum ve küçük beyinlerinin her yere dökülmesini izledim. Bütün tüylerini koparmaya başladım ama sonra fikrimi değiştirdim. Ateş yakıp pişirecektim ama çoktan sıkılmıştım, bu yüzden onu çalılıklara attım ve eve geri döndüm.
Nedenini söyleyemem ama üç gün önce uzun tarlada yürürken, bahçeye giderken sesi beni her zamankinden daha fazla rahatsız etti. Sanki beni asla terk etmeyecekmiş gibi defalarca duydum. Bana asla biraz huzur vermez.
"Şeytan, kötü olan küçük çocuklar için gelir ..."
Ama bu doğru olamaz. Şeytan asla benim için gelmedi. Ve bazen, o kötü şeyleri sırf annemin Şeytanı yatağımın altında beni aşağıya sürükleyip sürüklemediğini görmek için yaptım. Ama asla olmadı. Hala.
Arka 10'un ve küçük bahçenin görüş alanına girdiğimizde Lila'nın kendine bir şeyler mırıldandığını duyabiliyordum. Kiliseden bir ilahiye benziyordu. Annem gibi hep ilahiler mırıldanıyordu. *Amazing Grace. Eski Sağlam Haç. Ne Kadar Büyüksün. Kandan başka bir şey yok ... * annenin favorisi.
Annemin bahçesine bakılacak pek bir şey yoktu, etrafında cılız bir tel çit olan kare bir toprak parçası. Ama bu annemin gururu ve neşesi. Yeterince domates, havuç, yeşil biber, mısır ve yeşil fasulye yetiştirmeyi seviyor, böylece onları büyürken özgürce yiyebiliriz ve kışın da konserve için hala bir demetimiz olabilir.
Annem sebzelerini konservelemeyi seviyor. Neredeyse kilisesini ve İsa'sını sevdiği kadar. İlkbahar ve Yaz aylarında bahçesine bakmak için saatler harcıyor.
Yine de bu sezon annemin bahçesini bulan bir sürü Jackrabbits oldu. Babam çitleri sebzelerden uzak tutacak kadar uzun ya da yeterince derine inşa etmedi. Ve tavşan tavşanlarının içeri girmesine izin verildiğinde, asla huzur içinde çıkmazlar. Küçük iblisler gibiler.
Akşam, Pa tavşanı ondan kurtulmak için beni tüfekle bahçeye gönderdi. Çok yorgundu ve biranın içine yedi kutu doluydu, yoksa kendisi yapardı. Bunu onun için yapmakta iyiydim. İlk kez tavşanımı öldürmedim.
Elimden geldiğince küçük piçleri öldürmeyi seviyorum.
Lila ile bahçeye ihtiyacım olduğu kadar yaklaşınca durdum ve Lila'ya da durmasını ve ağzını kapatmasını söyledim. Annemizin gururu ve neşesiyle ziyafet çekebilecek herhangi bir Jackrabbits'i atlamasına veya mırıldanmasına ihtiyacım yoktu.
Lila'ya yerinde kalmasını söyledim ve yavaşça bahçeye doğru yürümeye başladım. Herhangi bir Jackrabbits beni fark edip kaçmaya çalışırsa diye .22 tüfeğimi hazır hale getirmek için kaldırdım. Tüfeği bahçeye doğrultuyordum, ona söylediğim gibi geride kaldığından emin olmak için Lila'ya geri dönüp baktığımda, mısır sapları arasında dolaşan herhangi bir tavşan olup olmadığını izliyordum.
Sanki güneş omuzlarının üstünde oturuyormuş gibi görünüyordu. Işık vücudunun tam üstünde parlıyordu. Parlıyor gibiydi. Sanki Rab İsa ışığını tam üstüne parlıyordu.
Yine de ona inansaydın.
Kız kardeşim benden üç yaş küçüktü ve annemin dediği gibi, o yeryüzünde bir melekti. Uzun, dalgalı sarı saçlar. Parlak mavi gözler. Kusursuz ten. Mükemmel sırıtma. Dünyayı aydınlattı.
"Açılar, Rab İsa'dan bir armağandır. Onlar bu dünyada onun bir parçası ve hayatlarımızı daha iyi hale getirmek için bize verildi. Düştüğümüzde bizi yukarı kaldırırlar. Dünyamızda karanlık olan her şeyi aydınlatıyorlar. Ve öldüğümüzde; sonsuza dek Rab İsa'yla birlikte olmak için bizi Cennete götürürler. "
Ve tam o sırada, bana da bir melek gibi göründüğüne yemin ederim. Kötü olduğum yerde, tam o sırada kız kardeşimin iyi olduğunu biliyordum.
Lila ağladığında annemize sarılan tek kişiydi. Her zaman annemi daha da ağlatırım.
Babamızı gülümsetebilecek tek kişi Lila'ydı. Onu her zaman bir çıngıraklı yılandan daha kızgın ve huysuz yapıyor gibiyim.
Bildiğim kadarıyla Lila asla bir sineği çalmadı, aldatmadı ya da incitmedi.
Bahçede hareket eden bir şey duydum. Lila'dan uzağa baktım ve tüfeğimi geri aldım. Bir Jackrabbit'in sıralar halinde havuç peşinde koştuğunu görebiliyordum. Küçük piç tek bir tane bile yemiyor.
Onu tüfeğimin ucuyla takip ettim ve küçük piçin durmasını bekledim. Küçük kulaklarının aşağı yukarı sallandığını ve küçük kıçının yerde döndüğünü görebiliyordum. Nefesimi neredeyse bir dakika tuttum, çünkü Jackrabbit'in nefesimi duymasını istemedim. Bir ısırık havuç almak için durduğunda, iki hızlı atış yaptım. Sonra bahçeye koştum ve cılız çite atladım.
Bir atış kaçırıldı.
Ama bir atış piçin arka ucundan vurdu. Temiz tutun. Ona vardığımda, kendisini uzaklaştırmaya çalıştığını görebiliyordum. Arka ayağı işe yaramaz. Toprağın içinden bir kan izi oluşturuyordu. Kısa bir süre durdum ve sürünmesini izledim. Beni görünce gözleri gerçekten büyüdü, ama kaçacak kadar hızlı sürünemedi.
Tüfeği düşürdüm ve boynundan yakaladım. Tekrar vurabilirdim ama yapmadım. İki elimle boynunu sıkıca tuttum ve sıktım. Bir Jackrabbit'in zayıf bir boynu olduğunu düşünürdünüz, ama yok.
Gerçekten çok sıkmak zorunda kaldım.
Ve Jackrabbits'in çığlık attığını bilmiyordum.
Ama onu boğarak öldürürken, gözleri kocaman açılmış ve başını dışarı fırlatırken tanıdığım herkesten daha yüksek sesle çığlık attı. Küçük bir kız ölüyor gibiydi. Ne kadar sıksam o kadar yüksek sesle çığlık attı.
Kemikler kırılana kadar.
Lila'yı unutmuştum. Öldürmekle çok meşguldüm. Ama sonra, Jackrabbit öldüğünde, kız kardeşimin çığlık atmaya başladığını duydum. Öldürmemi izlemişti ve kötü olduğumu görmüştü.
Küçük melek.
Korku ve gözyaşlarıyla dolu gözler.
Benden korkuyordu.
Annemin sesini yine kafamda duydum.
"Melekler, Rab İsa'nın armağanıdır."
Ölü Jackrabbit'i düşürdüğümü ya da tüfeği topraktan aldığımı hatırlamıyorum.
"Şeytan, kötü olan küçük çocuklar için gelir."
Tüfeği Lilia'da gördüm ve Rab İsa'nın bir meleğini öldürürsem ne olacağını düşündüm. Bundan daha kötü ne olabilir? Şeytan benim için gelmeli. Sağ? Ve bunun için beni almaya gelmiyorsa, hiçbiri gerçek değil. Başından beri söylediğim gibi. Hepsi numara yapıyor. Hikayeler ... hepsi bu.
Ben kovdum.
Lila çığlık atmayı bıraktı.
Boynundan biraz kan fışkırdı ve ıslak bir çuval gibi yere düştü. Tüfeği tekrar düşürdüm ve ona doğru koştum. Büyük bir deliğin olduğu boynundan parlak kırmızı kan akıyordu. Lila konuşmak istedi ama sesi bir daha asla çalışmayacaktı. Artık anlamsız şeyler veya böcek cıvıltısı yok. Artık ilahiler mırıldanmak yok.
Yanındaki uzun çimenlere indim ve hayatının yere boşalmasını izledim. Gözlerinde ateş gibi bir parıltı vardı. Ve neredeyse kiliseye inanıyordum. Ancak yangın söndü. Melek gibi kanatlanıp uçup gitmedi. Hiçbir melek onu cennete götürmek için aşağı inmedi.
O ... sadece ... öldü.
Gökyüzüne baktım ve sessizce Rab İsa'ya meydan okudum. Gel meleğini al! Kötü olduğum için vur beni! Işığını öldürdüğüm için beni vur! Eğer gerçeksen! Yap!
Ama asla yapmadı.
Anneme ve babama bunun bir kaza olduğunu söyledim. Bunun olmasını istemedim. Lila beni ürküttü ve tüfek yanlışlıkla vuruldu. Bunun olmasını istemiyorum. Yemin ettim. Ama Lila boynundan vuruldu ve onu kanamadan ve ölmekten alıkoymak için yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Çok hızlıydı.
Lila'yı bu sabah gömdük.
Annemi daha önce hiç olmadığı kadar ağlattım. Odasından çıkmayacak. Hala duvarların arkasından ağladığını duyabiliyorum.
Babamın bugün kaç kutu bira içtiğini bilmiyorum ama bu gördüğümden çok daha fazla. Bir süre önce ormana girdi. O kadar iyi yürüyemezdi. Tüfeğini aldı. Nereye gittiğini veya ne zaman döneceğini bilmiyorum.
Beni hala seviyorlar ama benden de nefret ediyorlar. Lila konusunda bana inanıyorlar mı bilmiyorum. Kötü olduğumu bildiklerini düşünüyorum.
Şu an yataktayım ve uyuyamıyorum. Güneş gitti ve odam siyah. Ben hiçbir şey göremiyorum. Lila hafif idiyse, sanırım diğer şey benim.
Karanlık.
Yatağımın altında bir şey hareket ediyor. Sessiz olmaya çalışıyor ama zeminin tahtasını çizdiğini duyabiliyorum. Ne olduğunu bilmiyorum. Ve aşağı inip bakmaya korkuyorum. Belki bir Jackrabbit içeri girmişti. Daha önce hiç olmadı. Belki vardır. Ama bir Jackrabbit'in böyle tısladığını hiç duymadım.
Ya da belki yanılıyorum.
Bakarsam, belki Şeytanın kırmızı gözlerini görebilirim. Yatağımın kenarına çok yaklaşırsam, belki kırmızı eli beni tutup siyah tırnaklarını bana batırır ve beni aşağıya sürükler, orada sonsuza dek bir ateş gölünde yanacağım.
Olabilir.
Yatağın ortasında kıvrılıp dua etmeye başladım. Ve güneş geri gelene ve ışık geri gelene kadar dua etmeye devam edeceğim.
Sadece yanılıyorsam diye.
submitted by GoldenBall44 to u/GoldenBall44 [link] [comments]


2020.09.25 14:37 sum-poopins Türkiye'de Sistematik Irkçılığın Kısa Bir Tarihi (1)

Türkiye'deki sistematik ırkçılık hakkında, olayları tarihi bir sıraya koyan ve özetleyen kısa bir yazı yazdım. Tek seferde çok uzun olacağı için parçalara böldüm, bu ilk kısmıdır. 1923-1955 arası olan kısmı kapsıyor.
- 1926'da 788 sayılı Memurin Kanunu çıkıyor. Bu kanuna göre, memur olmak için Türk olmak şart koşuluyor.
- 1928'de üniversite öğrencileri "Vatandaş, Türkçe konuş!" kampanyasını başlatıyor ve 1930'lar boyunca sürüyor. Bu kampanyada, azınlıklara umumi alanlarda Türkçe konuşmaları için baskı yapılıyor. Bunun kimi zaman şiddete döküldüğü veya Türkçe olmayan bir gazete okuyan azınlığın gazetesini yırtma gibi eylemlere dönüştüğü de oluyor. Öğrenciler ve basın tarafından baskıya uğrayan azınlıklar bu tutuma boyun eğmek zorunda kalıyor. Genel olarak bütün azınlıklara karşı bir tutum alınsa da, özellikle Yahudiler hedef alınıyor. Doğrudan devletten çıkmasa da, devlet bunu destekliyor. Örneğin, umumi yerlere asılan “Vatandaş, Türkçe Konuş!” flamalarını yırtan azınlıklar gözaltına alınmış fakat azınlıklara baskı yapan kişilere bir şey yapılmamıştır.
- 1926-1930 esnasında, Kürt grupların başlattığı Ağrı İsyanları gerçekleşiyor. Bu olaylar sırasında, Türkiye Cumhuriyeti tarafından, Zilan deresinde sığınan Kürtlere karşı Zilan Katliamı gerçekleştiriliyor. Zilan'a sığınan Kürtler arasında isyana katılanlar da katılmayanlar da vardı. Operasyon sonrası, sivil ve silahsız 15.000 kişi öldürülmüştür.
Devlet ideolojisinin uzantısı olan Cumhuriyet Gazetesi, operasyondan bahsederken, Kürtlerle ilgili şunları söylemiştir. "Bunların alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle işleyen his ve dimağlarının tezahürleri, ne kadar kaba hatta abdalca düşündüklerini gösteriyor… Çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların Afrika vahşilerinden ve Yamyamlardan hiç farkı yoktur... Bunlar -tarihin şehadeti ile sabittir ki- Amerika’nın kırmızı derililerinden fazla kabiliyetli oldukları halde ziyadesiyle hunhar ve gaddardırlar… Dessas ve bedii hislerden, medeni temayüllerden tamamiyle mahrumdurlar. Bunlar asırlardan beri ırkımızın başına bela kesilmişlerdir... Bunlar (Kürtler) ayrıkotu gibi sardıkları toprakta intişar eder fakat bastıkları yere zarar verir mahluklardır. Birçok yerlere hastalık sirayet eder gibi sonradan yerleşmiş ve asli ahalisini -aşiret teşkilatındaki kuvvet sayesinde- körletmişlerdir."
Bu olayı takiben, 31 Ağustos 1930'da Milliyet Gazetesi'ne verdiği bir demeçte, İnönü şunları söylemiştir. "Bu memlekette Türk milletinden ve Türk cemaatinden başka milli mevcudiyet iddasına haklı bir ekseriyet yoktur." (Edit: Bu laf İnönü'ye ait ama biraz alakasız kalıyor. Başta paylaştığım laf farklıydı. Cemal Gürsel'e ait bir ırkçı laf İnönü'ye ait diye dolanıyor).
- 1934'te 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarılıyor. Bu yasaya göre "Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde 10’unu geçemez. Ve ayrı mahalle kuramazlar." Ana dili Türkçe olmayanlardan "köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri [tekeline almaları]" yasaklandı. Azınlıklar, göç ettirildikleri yerde en az 10 sene boyunca oturmak zorunda bırakıldılar. Bu yasa Kürtlere karşı daha da sertti. Kürtler, "10 yıl sonra dahi İcra Vekilleri Heyeti kararı olmadıkça başka yerlere gidip yurt tutamazlar," deniyordu. Kürtler, yerleştirildikleri bölgedeki nüfusun %5'ini geçemiyordu.
- 1934'te, İskan Kanunu'nu takiben, Trakya Olayları gerçekleşiyor. Edirne, Keşan, Uzunköprü, Babaeski, Lüleburgaz and Kırklareli'nde göreli olarak yüksek Yahudi populasyonu bulunuyordu. Kimi iddialara göre, Nihal Atsız'ın Orhun dergisinde ve Cevat Rıfat Atilhan'ın Milli İnkılap dergisinde yazdığı Yahudi karşıtı ırkçı yazılar sonrasında, insanlar galeyana geldi. Yahudilere ait dükkanlar ve evler yağmalandı, Yahudilerin kendileri saldırıya uğradı. Bu olaylar sonucu, pek çok Yahudi mallarını yağmaya kaptırmış, mülklerini ucuza satmış ve kendileri de göçmüştür. Yaklaşık 15.000 Yahudi göç etmek zorunda kalmıştır.
- 1937-1938'de Dersim İsyanı gerçekleşiyor. İsyanın bastırılması sırasında, çok sayıda sivil de katlediliyor. Devletin yaptığı resmi açıklamaya göre, 6.868 kişi öldürülmüştür. Recep Tayyip Erdoğan'ın dilediği resmi özürde, bu sayı 13.806 olarak belirtilmiştir. Başka bir kaynağa göre, öldürülen sayısı 10.000'in üstündedir. Yine aynı yazıda belirtilen diğer bir kaynağa göre, öldürülen sivil sayısı 13.160'tır ve sürgün edilen sayısı 11.818'dir. Bölge halkı, isyan bastırılırken, askerler tarafından güzel bulunan kız çocuklarının kaçırıldığını bildirmiştir.
- 1941'de Yirmi Kur'a Nafıa Askerleri oluşturuluyor. Yani, Ermeni, Süryanı, Rum ve Yahudilerden oluşan özel birlikler kuruluyor. Zaten askerlik görevini yapmış azınlık kişiler bile tekrar askere alınıyor. O günleri yaşamış Bakırköy Belediyesi eski başkan yardımcısı Yervant Özuzun, uygulamanın nedenini "...onları işlerinden uzaklaştırarak ticari anlamda zor durumda bırakmaya, işlerini kapatmaya, devretmeye, ülkeye gönül bağlarını zedelemeye yönelik..." şeklinde belirtmiştir.
- 1942'de Varlık Vergisi çıkarılıyor. "Olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek" şeklinde adlandırılsa da, pratikte gayrimüslimleri hedef alan ve ödemesi imkansız veya çok zor olan vergilerdir. Dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu, CHP grup toplantısında "Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz," demiştir. İstanbul'da tahakkuk edilen vergilerin %87'i gayrimüslimlere, %7'si müslümanlara yüklenmiştir. El koyulan varlıkların Türklere satılmasıyla, Saracoğlu hükümeti amacına ulaşmış ve "yerli ve milli" (aynı zamanda müslüman) bir burjuva kesimi oluşturulmuştur. Satılan mülklerin %67 civarı Müslüman Türkler, %30 civarı resmi kurum ve kuruluşlarca alınmıştır. "Hacı Ağa" lakabına sahip, muhafazakar ve zengin bir kesim oluşmuştur. Varlık Vergisi'ni ödeyemeyen kişiler, çalışma kamplarına yollanmıştır.
- 1955'te 6-7 Eylül Olayları gerçekleşiyor. Bu olaylarda, İstanbul'da yaşayan Rum azınlığa karşı toplu bir saldırı gerçekleştiriliyor. Resmi kaynaklara göre, 4212 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip ediliyor. Tarihi incelemelerde genel olarak kabul gören görüşe göre, bu olaylar dönemin hükümeti tarafından başlatılmıştır. Olaylarla ilgili açılan davaya iki rapor sunuluyor. İlki devleti sorumlu buluyor ve ikincisi MİT'in öncüsü olan MAH tarafından hazırlanıyor. 6-7 Eylül Olayları'nın bir MİT (daha doğrusu MAH) organizasyonu olduğu söylenmektedir.
Saldırıları "ateşleyen" olay, Atatürk'ün doğduğu evin Selanik'te bombalanmasıdır. Gazeteler bunu Yunanlıların yaptığını söylemiştir fakat daha sonra yakalanan bir Türk devlet çalışanı, bombayı kendisinin koyduğunu itiraf etmiştir. Yani, yalan bir haber ile Türkler, Türkiye'de yaşayan Rumlara karşı provake edilmiştir.
Resmi sayılara göre 11 kişi ölmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'e göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Saldırganlar “Bugün malınıza yarın canınıza” diye slogan atmıştır. Polisler “Bugün polis değil, Türküz,” demiştir. 400 kadın tecavüze uğramıştır.
Orgeneral rütbesinden emekli olmuş, tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı yapmış, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş Sabri Yirmibeşoğlu, "6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?" demiştir. ÖHD, derin devletin merkezinde bulunan bir örgüttür. Yirmibeşoğlu, olayların olduğu dönemde, yine bir derin devlet örgütü olan Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görev almaktaydı.
submitted by sum-poopins to svihs [link] [comments]


2020.09.14 09:50 griljedi GRRM 2016 Söyleşileri

- 2015 yılında, yapmaya karar verdiğini söylediği twistin, GoT dizisi için mümkün olmayacağını çünkü kitaplarda hala yaşayan ilgili bir karakterin dizide öldüğünü açıkladı(Elbette bir sürü karakter öldü ve bazıları hiç eklenmedi ama küçük yan karakterleri konu dışına atabiliriz diye düşünüyorum).
- Yüzsüz Adamlar hakkında...
Biliyorsunuz, suikastçilerden oluşan bir loncaya sahip olmak, yaygın bir fantezidir. Suikastçılar loncasını icat eden ilk kişi ben değildim; Biliyorsunuz, bu büyük ölçüde bir fantezi kinayesidir. Tarihte bunun için çok fazla kanıt yok. Şey ... tek kanıt, Orta Doğu'da bulunan Assassins (Haşhaşiler) adlı bir grubun olduğu ve Orta Doğu'daki insanları öldürmek için suikastçılarını gönderen Dağın Yaşlı Adamı adında bir adam olduğu, orası yüzyıllardır insanları öldürdükleri yer ama suikastçıların fantezi loncaları gibi değillerdi, bu yüzden ona kendi yorumumu koymaya karar verdim. Aslında birkaç farklı suikastçı loncası kurdum, sadece Yüzsüz Adamlar değil, Hüzünlü Adamlar ve hepsi.
Yüzsüz Adamlar felsefesinde biraz var; onlar- bazı açılardan onlar bir ölüm tarikatı ve bu dinsel bir temel, ben de bunu düşündüm ve ondan çıkarım yaptım. Gerçek dünyada daha fazla ölüm kültüne sahip olmamamıza şaşırdım, çünkü bana öyle geliyor ki, eğer bir şeye tapacaksan, ölüm oldukça iyi bir şey çünkü biliyorsun, mesela, bizim bütün bu dinlere sahibiz; sana ölümsüz hayat sözünü verirler. Hiçbiri onu teslim etmiyor. Diğer tüm dinlerdeki herkes zaten ölür, bu yüzden kazanan ölüm kültüdür. Ölüm kültü gerçekten ölüme yol açabilir. "Gelin ve bizimle ibadet ederseniz ölürsünüz." Evet, muhtemelen yapacaksın! Öyleyse ... neyse. Bunu aldım ve onunla koştum.
- GRRM, kendini pro-seks feminist olarak tanımlıyor, yani pornogrofinin ve seks işçiliğinin kadını aşağıladığını ve sömürdüğünü ve buna karşı olduğunu.
- Soru üstüne Arya’nın yakında çiçek açacağını ve ileride Arya ve Gendry’nin yeniden buluşacağını söyledi.
- GRRM Dorne hakkında konuştu! Şovu tam olarak reddetmiyordu ama bunun hakkında söyleyecek iyi bir şeyi yoktu. Bir adam, 6. sezonun onun için kitapları bozup bozmayacağını sordu. "Dizide olanların kitaplarda olacağını düşünme, dizi tamamen farklı. Kitaplar öyle olmayacak." gibi bir şey söyledi. Gerçekten ondan(show) hoşlanmadığını hissedebiliyordunuz.
- Yemekte asistanı Joanna bana bazı grafik romanların resimlerini yapan diğer asistanının "süper gizli" bir şey üzerinde çalıştığını söylediğini söyledi ve biraz sonra George masamdayken, bana Bloodraven'ı da içeren daha fazla hikaye üzerinde çalıştığını söyledi. İlk önce D&E öykülerinde Kışyarı'nın Dişi Kurtları olasılığı beni heyecanlandırdı ama sonra ben deh gibiydim, muhtemelen Winds ve sanat asistanı başka bir şey üzerinde çalışıyordu(Sonra bunu tekrar doğruladı, muhtemelen 6. kitap için Kankuzgun’u sahneleri yazıyordu).
- Targ ve Targ Olmayan Teorisinden bahsetmiş ve “İlginç, çok şey biliyorsun” cevabını vermiş(Bilmeyenler için; annesi Targ olmayan ilk doğan Targlar, anneye çekerken sonrakiler babaya çekiyor. Bknz; Rhaegar’ın kızı anneye, oğlu babaya; diğer anneden olma oğlu Jon da annesi Lyanna’ya benziyor).
- 2016’daki Bağış Yemeğindeki söyleşisi sırasında, gelmeden önce, Cersei sahnesi üzerinde çalıştığını söylemiş.
- GRRM, sanat ve oyun gibi şeyler için bazı alt lisanslar çıkardığını söyledi. GRRM ayrıca HBO'nun hikayenin tv versiyonunun tam benzerlik haklarına sahip olduğunu, yani Dany'nin Emilia'ya benzediği resimler yapılamayacağını belirtti. Kendisine iki kez sorulmasına rağmen, HBO ile kendisi arasındaki duyguda gerçek bir bağdan kaçınmakta çok dikkatliydi.
- GRRM, filmlerin kitaplardan çok uzaklaştığında nasıl nefret ettiğini söyledi(Anlayan anladı, bize sor bir de Martin! :D ).
- Bir seyirci GRRM'ye sordu: “Game of Thrones TV dizisi kitaptan uzaklaştıkça, bu, hayran kurgu hakkındaki görüşlerinizi değiştirdi mi veya herhangi bir şey yaptı mı?
GRRM'nin Yanıtı: "Hayır. Telif hakkı ihlali olduğu için hayran kurgusuna karşı çıkmaya devam ediyorum. Tabii ki HBO, bana para dolu büyük damperli kamyonlar ödeyerek bunu aşıyor. Öyleyse, evimin önüne parayla dolu büyük bir damperli kamyonla gelmek isterseniz, size biraz hayran kurguları yapmanıza izin vermeyi düşünebilirim ama o zaman bunu hayran kurgusu olarak görmeyeceğim. Bunu bir alt lisans olarak düşünürdüm. Oyun, kart oyunları ve jeton vb. Yapan kişilere birçok alt lisans yapıyorum. Ancak Harlan Ellison, yıllar boyunca çok sesli olduğu bu kurala her zaman sahipti. Onun hakkındaki konuşmasını YouTube'da bulabilirsiniz ve bence John da sanatçıya para ödemek zorunda olduğunu düşünüyor çünkü bu şekilde hayatımızı kazanıyoruz. "
(Yıllardır dizi için D&D’nin Hayran Kurgusu demiştim ve 2016’da GRRM aslında beni resmen onaylamış. Daha ne diyelim? :D )
- Martin, kimsenin Kankuzgun’unu sevmediğini düşünüyor (ben seviyorum cicim).
- Arkadaşım, Jon ve Arya arasındaki romantizm (teori) ilişkisini sordu, Jon’un Ygritte’de gördüğü Arya bağlantısını gündeme getirdi. GRRM, evet ya da hayır diye bir cevap vermedi. Onun yerine Ygritte’in, Jon’un, yanında rahat hissettiği kadınlık seviyesi olduğunu ifade etti. “Bunun bir romantizm göndermesi olduğunu düşünmüyorum, bu belirli bir fiziksel tipe bir göndermeve Jon’un takdire şayan bulduğu şeyin bir göstergesi. Bu sanki birinin size birini hatırlatması gibi, biliyorsunuz... Diğer insanlar, orada yaşayan küçük kemirgenlere benzeyen saçlar yüzünden rahatsız olabilir. (Jon) Buna alıştığı için onu rahatsız etmiyor. GRRM şimdi koridorda "Geçmişteki bazı şeylerin bu kadar güçlü bir foreshadowing olmamış olmasını dilediğini" ve "bazı yeni şeylerin o zaman daha güçlü bir foreshadowing olmasını dilediğini" söyleyerek bitirdi.
- Bunun yerine George, (kitabın) taslağının ofis binasına asılmasına ve birinin fotoğraf çekip bunları paylaşmasına "kızdığını" söyledi. Bunun sadece kendisi ve yayıncı için bir mektup olduğunu söyledi. Bunu söylerken çok kararlıydı ve yüzünde görebiliyordunuz. Daha sonra, taslaklar yazmakta, kitap teslim tarihlerini belirlemekte iyi olmadığını ve taslaklarda sık sık "b*k uydurduğunu" ve "karakterlerin yol boyunca değiştiğini" söyledi. Yan not: Geçmiş röportajlarda başka şeyler söylediğini biliyorum(karakterlerin sonlarını 91’den beri bildiğini ve hiçbir zaman değişmediğini sayısız kere söylemesi meselesi, bu yüzden muhtemelen Jaime gibi karakterler için konuşuyor olabilir), bu yüzden bunu istediğiniz gibi yorumlayın. * "Alıntılanmış" kelimeler aynen onun sözleridir.
- Ona Bran / Orman Dansçıları / Pinokyo teorimi sordum. Pinokyo'nun Bran hikayesinde sahip olduğu görünüşte ağır etkiye dikkat çektim ve o da "İlginç" diye yanıtladı. (Pinokyo)Disney filmini görüp görmediğimi sordu çünkü bu onun "en sevdiği" Disney filmi ve ne kadar "karanlık ve rahatsız edici"idi. Kitapları okuyup okumadığımı da sordu ve sonra kitap ve film arasındaki farklara değindi. George, o sırada Pinokyo'nun vicdan istemediğini ve kendisine bir vicdan vermeye çalıştığı için cırcır böceğini ezdiğini söyledi. Birisi araya girdiğinde Bran'ı Pinokyo ile ilişkilendirmeye başladı. Bunun bir çeşit dikkat dağıtıcı taktik olduğuna inanıyorum çünkü bir şeylerin peşinde düşmüş olabilirim. Sonra durup cevabının sonraki bölümünü düşünürken, başka bir kadın Shakespeare'in onu nasıl etkilediğini sordu. Bu arada, bu Shakespeare sorusu halka açık tartışma panellerinde en az iki kez daha sorulmuştu.
- Doğrudan gerçek kitaplardaki referanslardan söz etmeye başladı, o zamandan bugüne taslaktaki "farklılıklara" gitti. Ana beşlinin oyun sonunu, ve Sansa’yı da dahil ederek, Demir Tahta kimin oturacağını hala bildiğini söyledi, ancak herhangi bir ayrıntı vermedi bariz nedenlerden dolayı.
(Şimdiye kadar çevirdiğim bu söyeleşi karmaşık bir şekilde sıralanmış, bir yerde bahsedip sonra ileride tekrar bahsedip ayrıntıya giriyor veya arada başka bir şey bahsedip devame diyor gibi, anormal. Bu yüzden tekrar tekrar sorulmuş gibi düşünmeyin bazı şeyleri.)
- (Jon-Arya meselesine devam) Pekala, bunu benden daha fazla düşündün. Demek istediğim, Jon Arya'ya çok düşkün. Burada Stark ailesi yuvasındaki iki garip kuştu. Diğerleri, birbirlerine benziyorlar, ikisi de kahverengi saçlara sahipti, biliyorsunuz, Sansa ve Bran ve Rickon ve Robb'un kumral-kızıl saçlarının aksine. Yani aralarında her zaman bu yakınlık vardı. Ve bilirsiniz, Arya Jon'un bir piç olduğunu umursamadı ve Jon da Arya’nın bir erkek fatma olduğunu umursamadı, bu yüzden orada bir yakınlık var. "
- [Jon'un sevgilisini kız kardeşiyle karşılaştırmasıyla ilgili soru (ama olayı çok baya başka noktaya geçirip, başka şeylerden bahsedip, sonunda bir şeyler bağlıyor)] "O(Jon) yaptıysa, uhm ... Bu kitapları 1991'de yazmaya başladım ve uhm, 91'de üzerinde çalıştım ve sonra bir televizyon oyunu aldım, bu yüzden onu gerçekten 'Doorways' üzerinde çalışmak için bir kenara bıraktım. 92-93'te tv pilotu ve bir televizyon programı yaptım. 94'te ona [kitaplar] geri döndüm ve üzerinde çalıştım. Biliyorsun, o zamana kadar, yazar olarak kariyerimde, satış öncesinde kitabın tamamını hep daha önce yazmıştım. Bu alışılmadık bir durum. Çoğu yazar bölümler ve bir taslak yazıyor. Birkaç bölüm yazıyorlar, kitabın geri kalanının ana hatlarını veriyorlar, bunu yayıncıya veriyorlar ve yayıncı 'tamam, onu alacağım' diyor.
"Bazılarınızın fark etmiş olabileceği gibi, çok çok dikkatli bir şekilde ilgilenenler, son teslim tarihlerinde iyi değilim. Ve, uh, taslaklarda da iyi değilim. Her zaman taslaklardan nefret ettim. Fevre Dream ve Armageddon Rag ile Dying of the Light ve tüm romanlarım ile kitabın tamamını yazdım. Bölümler ve taslaklar yapmadım. Oturdum, bütün bir kitap yazdım ve ajansıma gönderdim. 'Bakın, işte tam bir kitap ve bitti' dedim. Bu şekilde son teslim tarihim olmadı, piyasaya çıkmadan önce bitti. Ve benim için iyi çalıştı. Ve ilk düşüncem bunu aynısını yapmaktı bir şekilde ama olan şey, biliyorsunuz, 1994'te, ona döndüğüm ve üzerinde çalışıyordum ve bu konuda çok heyecanlıydım ve 'Bu Game of Thrones kitaplarını gerçekten sonraki bölümlerini bitirmeyi istiyorum ' . Ama hala Hollywood'daydım ve Doorways’deki tüm bu temelleri kaybettim, hala oradaydım ... Stüdyolar ve Networklar hala benimle çalışmak istiyor, bu yüzden başka işler alıyorum "Bu filmi senin yazmanı istiyoruz", "başka bir tv pilotu yapmanı istiyoruz" gibi. Ve biliyorsun, onlardan birkaç tane aldım ve 'Aman tanrım, kitabı tekrar kaldırmam gerek' dedim. Çünkü [kitap için] son tarihim yok. Biliyorsunuz, Hollywood'u düşündüğünüzde size bir son tarih verecekler, bilirsiniz, 'burda oğlum, bu filmi yaz, üç ay sonra istiyoruz' diyorlar.”
"Bu yüzden, 'Bak, romancı olmaya geri dönmek istersem, bitmemiş olsa bile bunu satmak zorunda kalacağım' dedim. O noktada 200 sayfalık Game of Thrones'um vardı ama onlar bunu istediler "Taslaklar yapmıyorum. Ne olacağını bilmiyorum, giderken çözüyorum. Ve hep böyle yaptım." dedim. Hayır, bir taslak hazırlamamız gerekiyordu. Bu yüzden iki sayfa yazdım, ne olacağını düşündüğümle ilgili iki sayfalık bir şey. Bir üçleme olacak, üç kitap olacak, Game of Thrones, the Ejderhaların Dansı. ve Kış Rüzgarları Bunlar üç pencere başlığıydı. Ve, uh, üç kitap olacak ve bu olacak ve bu olacak ve bu olacak. Ve ben uyduruyordum.”
"Ve bu iki sayfanın çoktan unutulduğunu düşünmüştüm çünkü elbette kitaplar satıldı. Her ikisi de Amerika Birleşik Devletleri'nde ve İngiltere'de satıldı. Daha fazla Hollywood işi almak zorunda kalmayacağım kadar çok paraya sattılar. Böylece etrafta 'hayır' diyebildim. 94 ve 95'te bitirmek için birkaç tane daha az [???] vardı. Bir kere ‘hayır, artık daha fazla tv show istemiyorum, bu kitapları yazmak istiyorum” dedim ve kitapları yazmaya başladım. Ve bu süreçte, taslağı hemen hemen göz ardı ettim. Karakterler beni tamamen farklı yönlere götürdü. Yani, 20 yıl boyunca o iki sayfalık şeyin var olduğunu bile unutmuşum. Ve sonra İngiliz yayıncım HarperCollins'den biri, yeni bir ofis binasına, uh, yepyeni ofislere, yeni konferans odalarına, kitaplarla ve benzeri şeylerle dekore ettikleri büyük konferans odalarına kavuştu. . Konferans odalarına yazarların adını verdiler, yani konferans odalarından biri [?] Ve bu plastik vitrinlerden birine iki sayfalık taslağı astılar, evet. [??], benden izin istemediler, sadece koydular. Ve bu iki sayfalık taslakta Jon ve Arya romantik bir öğe haline geliyor. "
(Sonra yine en yukarıda “işte bunun romantizm göstergesi olduğunu sanmıyorum... ile başlayan paragraf geliyor ve sonra 5 dakika kaldı, diye bir şey söyleniyormuş ve GRRM devam ediyormuş.)
"Biliyorsunuz, bu taslağın ortaya çıkmasına çok kızmıştım. Olmamalıydı. Bunun gibi ana hatlar ve mektuplar yalnızca editörün gözleri içindir. Kamuya açık gösterilmemelidirler. Ve, uh, onlar ayrıca [?] [?] üzerindeki kağıtlarım, tüm makalelerim ve yazışmalarım. Biliyorsunuz, o şeyleri oraya yıllardır gönderiyorum ve bu, bilirsiniz, gelecekteki bilim adamları için veya her neyse, tıpkı diğer birçok yazar gibi. Her nasılsa, kafamın arkasında 'evet, öldüğümden 20 yıl sonra bir bilim adamı girip onları bulacak' gibiydim. Hemen içeri giriyorlar! "
[1991 sonuyla devam edip etmediğini soruyorum]
- "Evet, yani nereye gittiğimi bilmediğimi söylediğimde kısmen şaka yaptım. Ana fırça darbelerini biliyorum ve ana fırça darbelerini 1991'den beri biliyorum. Kimin Demir Taht'ta olacağını biliyorum. Bazı savaşları kimin kazanacağını biliyorum, ana karakterleri; kimin öleceklerini ve nasıl öleceklerini, kimin evleneceğini ve tüm bunları biliyorum. Ana karakterler. Tabii ki yolum boyunca bir bir çok küçük karakter, bilirsiniz, ben, uhm ... 1991'de Bronn'un nasıl olacağını biliyor muydum, Bronn'a ne olacağını? Hayır, Bronn adında bir adam olacağını bile bilmiyordum. Onu yol boyunca keşfettim. 'Tamam, (Tyrion)kaçırılıyor. Bakalım orada bir çift paralı asker var, isimleri Fred ve Bronn' yazıyordu. Aslında Bronn ve Chicken'dı ve onlardan biri öldü, bir yazı tura attım 'tamam, kim öldü? Tavuk öldü, çünkü adı aptalca. Bronn daha iyi bir isim, bu yüzden Bronn'u koruyacağım.' Ve sonra Bronn oldukça ilginç bir karakter haline geldi ve bu karakterlerin çoğu kendi akıllarını kazanıyor. Siz konuşana kadar öne doğru itiyorlar ve havalı bir söz düşünüyorsunuz ve Bronn'a veriyorsunuz çünkü konuşmaya çalışıyor ve şimdi Bronn havalı bir şey söyleyen biri. [?] Karakterler bu şekilde sizde büyüyor. Bu yüzden hala yol boyunca küçük karakterlerin çoğunu keşfettiğim. Ama ana-"(cümle tamamlanmamış? Peh)
[Arya'nın ve Jon'un kaderini bilip bilmediği soruldu.]
- "Tyrion, Arya, Jon, Sansa, bilirsiniz, tüm Stark çocukları ve büyük Lannisters, evet."
(Yeminle şu ana kadar çevirdiğim en karmaşık söyleşi bu oldu, muhtemelen aktaran arkadaşın kendisinden kaynaklı çoğu ve GRRM de baya çelişkili ve yarımlı ve aktaranın bile anlamadığı bazı cümleler kurmuş. Ne diyon abi sen? Sıfırdan şimdi her şeyi tekrar daha düzenli anlat lütfen. :D Neyse şimdi başkalarına geçiyoruz, burası bitti.)
- En çok hangi karakterle ilişki kurduğu sorulduğunda “hepsiyle ilişki kuruyorum. Onlara sempati geliştiriyorum. Empati, her yazarın meydan okumasıdır. Yazmayı öğretirken insanlara ‘bildiklerini yazmak’ yerine tam tersini yazmanı söylüyor. Derileri içinde dolaşmaları gerekiyor.”
- Jon ve Robb olmak ister ama gerçekten Sam gibi (Aslında bu son dönemlerde Sam’e benziyorum açıklamalarını ilginç buluyorum çünkü ilk yıllardan beri kendisini Tyrion ile özleştirdiğini gördüm ama sanırım artık öyle olmadığını anladığı bir aydınlanma yaşadı).
- Aeron'un inancını paylaşmadığını ancak ilginç bulduğunu söyledi. İnancı sayesinde kendini bir arada tutan paramparça bir adam.
- "Brienne, zincirden örülmüş zırhlı bikini giyen DND kadın savaşçılarına cevabımdır"(Saygılar usta, aldık mesajı, seni anlıyor ve sonuna kadar bu konuda destekliyorum).
- Birisi Arthur Dayne'in öldüğünü doğrulamak istedi. "HİÇBİR ŞEYİ ONAYLAMIYORUM. 1000 aptal teorinin hüküm sürmesine izin verin ”(GRRM, ben senin....)
- Sancaksık Kardeşlerin neden R’hllor inancına geçtiği soruldu. “Çünkü onlar birinin ölümden döndüğünü gördüler. Birinin ölümden dirildiğini görsem ben de o dine girerdim.
- Birisi Brandon Stark'ın Kral Toprakları'na gittiğinde Rhaegar'ın çıkıp ölmesi dışında başka bir şey söyleyip söylemediğini sordu. George, tarihin bunu kaydetmediğini söyledi ama muhtemelen şöyle bir şeydi, "Bu uzun bir yolculuktu. Yiyecek bir şeyler var mı? Oğlum, atıma iyi bak. " (Şakanı yesinler.)
- Annem, zor zamanlar geçiren çok iyi bir aileden geliyordu ama yine de bir servet hatırası vardı. Bradys adlı ailesinin adını taşıyan uzun bir iskele inşa ettiler. Okula giderken her gün çok süslü Brady evinin önünden geçti ve kendi kendine "Neden o eve BİZ sahip değiliz? O rıhtım bizimdi! Kendimi kraliyet ailesinin sürgün edilmiş bir üyesi gibi hissettim. Belki de Dany şeylerin bir kısmı buradan geldi.”
- "ASOIAF'in bu kadar uzun olmasını planlamıyordum. İçinde dolaştım. Daha önce sadece dört roman yayınlamıştım ve her biri sadece bir yıl sürdü. ASOIAF'ı bir üçlü olarak yazmayı planlamıştım, bu yüzden üç yıl süreceğini düşündüm. İlk kitap için 1400 sayfaya ulaştığımda, uzun bir kitap olacağını biliyordum. Yaklaşık 400 sayfa kaldı ve bu ACOK'a dönüştü. Sonra "dört kitap üçlemem" beş oldu ve sonra altı kitap üçlemesi oldu. Ben onu 6 kitapta tutmaya sımsıkı sarıldım ama eşim Parris yedi parmağını kaldırmaya devam etti. Tolkien'in dediği gibi, hikâye anlatıldıkça büyüdü. "
- Konuşmanın öne çıkan bazı kısımları: -Varys ve Littlefinger, her birinin birbirleriyle ilgili zararlı şeyleri bildiği, ancak hiçbirinin diğerinin niyetinden emin olmadığı (Littlefinger daha yakın olsa da) politik bir dans oynuyor.
- Eğer en sevdiği karakteri öldürürse karısı onu terk edecek herkes diyor ki, A ile başlayıp bitiyor.
- Hayır, 2500 kişilik bir forumda Lyanna'nın son sözlerini açıklamayacak.
-Ve en açıklayıcı olanı: Winds için Kış'ın 'şeylerin öldüğü' en karanlık dönem olduğunu ve birçok karakterin karanlık yerlere gideceğini söyledi(gel de heyecan yapma :D ).
- Yedi Krallık'taki siyasi kurumların neden bu kadar zayıf olduğunu düşünüyorsunuz?
Krallık ejderhalarla birleşti, bu yüzden Targaryen'in kusuru monarşiyi tamamen onlara bağlı olarak yarattılar. Küçük konsey gerçek bir kontrol ve denge olarak tasarlanmadı. Bu yüzden, ejderhalar olmadan (krallık) aksırdı, çılgınca beceriksiz ve megalomanyak bir kral, aşk vurgunu bir prens, acımasız bir iç savaş, tahtla ne yapacağını gerçekten bilmeyen ahlaksız bir kral ve sonra kaos.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.08.28 18:19 griljedi GRRM - 2014 Söyleşileri

- "Gerçek hayatta iyiyle kötü arasındaki savaşın en zor yanı, hangisinin hangisi olduğunu belirlemektir... Geleneksel mutlu sonlara karşı içgüdüsel bir güvensizliğim var.”
- 1991'de bu fikri ilk aldığınızda, bunun sadece bir roman değil, birçok roman olduğunu biliyor muydunuz?
Bana gelen ilk sahne, ilk kitabın birinci bölümüydü, ulu kurt yavruları buldukları bölüm. Bu bana birdenbire geldi. Aslında farklı bir roman üzerinde çalışıyordum ve birden o sahneyi gördüm. Yazdığım romana ait değildi ama bana o kadar canlı geldi ki oturup yazmak zorunda kaldım ve bunu yaptığımda ikinci bir bölüm oldu ve ikinci bölüm Catelyn'di. Ned'in yeni döndüğü ve kralın öldüğü mesajını aldığı bölüm ve bu da bir tür farkındalıktı çünkü ilk bölümü yazarken gerçekten ne olduğunu bilmiyordum. Bu kısa bir hikaye mi? Bu bir romanın bölümü mü? Hepsi bu Bran denen çocukla mı ilgili olacak?Ama sonra, ikinci bölümü yazdığımda ve bakış açımı değiştirdiğimde - tam orada, tam başında, Temmuz 91'de önemli bir karar verdim. Tek bir bakış açısına sahip olmaktansa ikinci bir bakış açısına gittiğim dakika, kitabı çok daha büyük yaptığımı biliyordum. Şimdi iki bakış açım vardı ve iki tane elde ettiğinizde, üç, beş veya yedi veya her neyse olabilir. Üç ya da dört bölüm içinde olduğumda bile, büyük olacağını biliyordum.
Başlangıçta, bir üçleme düşündüm ve nihayet piyasaya sürdüğümde, bu şekilde sattım.Üç kitap: A Game of Thrones, A Dance With Dragons, Winds of Winter. Bunlar üç orijinal başlıktı ve üç kitap için kafamda bir yapı vardı. O zamanlar, doksanlı yılların ortalarında fanteziye, altmışlardan beri olduğu gibi üçlemelerin egemenliği altındaydı. Yayıncılığın o küçük ironilerinden birinde Tolkien aslında bir üçleme yazmadı. Yüzüklerin Efendisi adlı uzun bir roman yazdı. Ellili yıllardaki yayıncısı, "Bu tek bir roman olarak yayımlanamayacak kadar uzun. Onu üç kitaba ayıracağız" dedi. Böylece üçlemeyi elde etti, Yüzüklerin Efendisi o kadar büyük bir başarıya dönüştü ki yirmi yıldan fazla bir süredir diğer tüm fantezi yazarları üçleme yazıyordu. Bu kalıbı kararlı bir şekilde kıran, sanırım bir üçleme olarak da başlayan, ancak hızla ötesine geçen The Wheel of Time ile Robert Jordan'dı ve insanlar şunu görmeye başladı, "Hayır, daha uzun. Esasen bir mega romanınız olabilir! " Ve nihayetinde ben de aynı farkındalığa ulaştım, ancak '95'e kadar, A Game of Thrones'da zaten bin beş yüz el yazması sayfam olduğu ve sonuna kadar bile yaklaşmadığım ortaya çıktığında... Böylece benim üçlemem o noktada dört kitap oldu. Sonra, daha sonraki bir noktada, altı kitap oldu. Ve şimdi yedi kitapta sabit tutuyor.
İnşallah yedi kitapta bitirebilirim.
Büyük, biliyor musun? Ve gerçek şu ki, bu bir üçleme değil.Uzun bir roman. Gerçekten çok uzun bir roman. Bu bir hikaye ve hepsi bittiğinde, bir kutu setine koyacaklar ve bundan yirmi yıl sonra ya da bundan yüz yıl sonra hala okuyan biri varsa, hepsini birlikte okuyacaklar. Başından sonuna kadar okuyacaklar ve benim yaptığım gibi, hangi kitapta neler olduğunu unutacaklar.
- Kışyarı'nda geçen sahneleri yazarken ve birdenbire tamamen farklı bir konumla Daenerys sahnesine sahip olurken, sizin için büyük bir değişim miydi?
Oldukça erken bir tarihte, 91 yazında Daenerys'e ait şeyler vardı. Onun başka bir kıtada olduğunu biliyordum. Sanırım o zamana kadar zaten bir harita çizmiştim - ve üzerinde değildi. Westeros olarak anılacak tek kıtanın haritasını çizmiştim ama o sürgündeydi ve bunu biliyordum ve bu yapıdan bir nevi ayrılıştı. Kitabın başlangıç ​​yapısı açısından Tolkien'den ödünç aldığım bir şey. Yüzüklerin Efendisine bakarsanShire'da her şey Bilbo'nun doğum günü partisiyle başlar. Çok küçük bir odağınız var. Kitabın hemen başında Shire'ın bir haritası var - bunun tüm dünya olduğunu düşünüyorsunuz. Ve sonra onun dışına çıkarlar. Kendi içinde epik görünen Shire'ı geçerler ve sonra dünya büyüyor, büyüyor ve büyüyor... Ve sonra daha fazla karakter eklerler ve sonra bu karakterler ayrılır. Esasen oradaki ustaya baktım ve aynı yapıyı benimsedim. Taht Oyunları'ndaki her şey Kışyarı'nda başlar. Orada herkes bir aradadır ve sonra daha fazla insanla tanışırsınız ve nihayetinde ayrılırlar ve farklı yönlere giderler. Ancak bundan ilkinden ayrılan, her zaman ayrı olan Daenerys'ti. Sanki Tolkien, Bilbo'ya sahip olmanın yanı sıra, kitabın başından beri ara sıra bir Faramir bölümüne atılmış gibi.
- Aslında Daenerys, Kışyarı’na (sahnelerine) bağlıydı çünkü onun ailesine olanlar hakkında konuşulduğunu okuduk.
Örtüşmeler görüyorsunuz. Daenerys evlenir ve Robert, Daenerys'in yeni evlendiği raporunu alır ve buna ve yarattığı tehdide tepki verir.
- Çok güçlü ters dönüşleriniz var, okuyucunun dengesini bozuyorsunuz. Önceleri Sword in the Stone bölgesinde olduğunuzu düşünebilirsiniz, kitabın dönüşeceği halini düşünebilirsiniz; örneğin kahramanın Bran olduğunu düşünebilirsiniz ama sonra sizinle okuyucu arasında hilekar bir oyuna dönüşmüş gibi...
Sanırım okumak istediğini yazıyorsun. Bayonne'de çocukluğumdan beri okurdum, doymak bilmez bir okurdum. "George, burnu kitapta" diye seslenirlerdi. Bu yüzden hayatımda birçok hikaye okudum ve bazıları beni çok derinden etkiledi; diğerlerini ben onları yere koyduktan beş dakika sonra unuttum. Gerçekten takdir etmeye başladığım şeylerden biri, benim kurgumda bir tür öngörülemezlik. Beni nereye gittiğini gördüğüm bir kitaptan daha çabuk sıkan hiçbir şey yok. Siz de okudunuz. Yeni bir kitap açarsınız ve ilk bölümü, belki ilk iki bölümü okursunuz ve geri kalanını bile okumanıza gerek kalmaz. Tam olarak nereye gittiğini görebilirsiniz. Sanırım ben büyürken ve televizyon seyrederken bunun bir kısmını aldım. Annem olayların nereye gittiğini her zaman tahmin ederdi, ister I Love Lucy ister onun gibi bir şey olsun. "Pekala, bu olacak" derdi. Ve tabii ki, olur! Ve hiçbir şey daha hoş değildi, farklı bir şey olduğunda aniden bir şaşırırdı, twsit haklı olduğu sürece.
Bir anlam ifade etmeyen gelişigüzel dönüşler yapamazsınız. İşlerin takip etmesi gerekiyor. Sonunda "Aman Tanrım, bunun olacağını görmedim ama önceden haber verildi; burada bir ipucu vardı, orada bir ipucu vardı. Onu görmeliydim geliyor. " demelisiniz ve bu benim için çok tatmin edici. Bunu okuduğum kurguda ararım ve kendi kurguma yerleştirmeye çalışırım.
- Bran'ın itilmesi gibi, bunu da önceden haber veriyorsunuz, böylece okuyucu aldatılmış hissetmez. Kızıl Düğün de aynı.
Kurgu ve yaşam arasında her zaman bir gerilim vardır. Kurgu, hayattan daha fazla yapıya sahiptir. Ama yapıyı saklamalıyız. Sanırım yazarı saklamalıyız ve bir hikayeyi gerçekmiş gibi göstermeliyiz. Çok fazla hikaye çok yapılandırılmış ve çok tanıdık. Okuma şeklimiz, televizyon izleme şeklimiz, sinemaya gitme şeklimiz, hepsi bize bir hikayenin nasıl gideceğine dair belirli beklentiler verir. Gerçek hikayeden tamamen bağımsız olan nedenlerle bile. Sinemaya gidiyorsun, büyük yıldız kim? Tamam, Tom Cruise yıldızsa, Tom Cruise ilk sahnede ölmeyecek, biliyor musun? Çünkü o yıldız! Geçmesi gerekiyor. Veya bir TV şovu izliyorsunuz ve adı Castle. Castle karakterinin oldukça güvenli olduğunu biliyorsunuz. Önümüzdeki hafta ve sonraki hafta da orada olacak.
İdeal olarak bunu bilmemelisin. Duygusal katılım, bir şekilde bunu aşabilirsek daha büyük olurdu. Yani yapmaya çalıştığım şey bu, biliyor musun? Bran, önsözden sonra tanıştığınız başlıca karakterlerden ilki. Yani "Oh, tamam, bu Bran'ın hikayesi, Bran burada bir kahraman olacak" diye düşünüyorsunuz. Ve sonra: Hata! Orada Bran'a ne oldu? Hemen kuralları değiştiriyorsunuz. Ve umarım bu noktadan sonra okuyucu biraz belirsizdir. “Bu filmde kimin güvende olduğunu bilmiyorum.” Bunu dedirtmek gerekir. Ve insanlar bana “Kitaplarda kimin güvende olduğunu asla bilemiyorum. Asla rahatlayamam. " dediğinde bunu seviyorum. Bunu kitaplarımda istiyorum. Ve bunu okuduğum kitaplarda da istiyorum. Her şeyin olabileceğini hissetmek istiyorum. Alfred Hitchcock bunu yapan ilk kişilerden biriydi, en ünlüsü Psycho'da. Psycho'yu izlemeye başlıyorsun ve onun kahraman olduğunu düşünüyorsun. Öyle mi? Onu sonuna kadar takip ettin. O duşta ölemez!
- Ned korucunun kafasını kestiğinde belirsizliğe erken işaret edersin ama o yanılıyor. Kesin değil. Ve hatta Jaime Lannister, Bran'ı pencereden dışarı ittiği sahneden sonra Tyrion ile dostça bir ilişki kurar. Onun başka bir yanını görüyorsunuz.
Gerçek insanlar karmaşıktır. Gerçek insanlar bizi şaşırtıyor ve farklı günlerde farklı şeyler yapıyorlar. Santa Fe'de birkaç ay önce satın alıp yeniden açtığım küçük bir tiyatrom var. Bazı yazar etkinlikleri düzenliyoruz. Birkaç hafta önce bir imza için Pat Conroy vardı. Harika yazar, harika Amerikalı yazarlarımızdan biri. Ve kariyerinin çoğunu babası hakkında bu kitapları yazarak geçirdi. Bazen anı olarak, bazen kurgu olarak atılıyor, ancak babasıyla olan sorunlu ilişkisinin, ona farklı bir isim ve farklı bir meslek verdiğinde ve tüm bunlara rağmen baktığını görebilirsiniz. Her ne şekilde olursa olsun, Pat Conroy’un babası Büyük Santini karakteri, modern edebiyatın en büyük karmaşık karakterlerinden biridir. O çirkin bir tacizci, çocuklarını terörize ediyor, karısını dövüyor, ama aynı zamanda bir savaş kahramanı, bir dövüşçü ve tüm bunlar. The Prince of Tides'daki karakter gibi bazı sahnelerde, bir kaplan satın aldığı ve bir benzin istasyonu açmaya çalıştığı ve işler ters gittiği, neredeyse bir Ralph Kramden komik adamıdır. Bunu okuyorsun ve hepsi aynı adam ve bazen ona hayranlık duyuyorsun ve bazen ona karşı nefret ve tiksinme hissediyorsun ve oğlum, bu çok gerçek. Hayatımızdaki gerçek insanlara bazen böyle tepki veririz.
- Kitaplarınızda kadınlar güçlüdür.
Ama ataerkil bir toplumda mücadele ediyorlar, bu yüzden her zaman üstesinden gelmeleri gereken engeller var ki bu gerçek orta çağların hikayesiydi. Aquitane'li Eleanor gibi güçlü bir kadına sahip olabilirsiniz, iki kralın karısı olabilirdi ve yine de kocası, sırf ona kızdığı için onu on yıl hapse atabilirdi. Farklı zamanlardı ve bu bir fantezi dünyası, bu yüzden daha da farklı.
- Sonunda hangi strateji işe yarayacak?
Bu (hikayeyi) söylemek olurdu. Görmek için sonuna kadar gitmelisin.
- Karakterleriniz için, Jaime'nin Brienne of Tarth ile seyahat etmesi gibi harika ters karakterleriniz var. Tazı ile Arya gibi başka eşleşmeler de var. Bilinçli olarak ters karakter mi yaratıyorsunuz?
Drama çatışmadan ortaya çıkıyor, bu yüzden birbirinden çok farklı iki karakteri bir araya getirip geride durup kıvılcımların uçuşunu seyretmeyi seviyorsunuz. Bu size daha iyi diyalog ve daha iyi durumlar kazandırır.
- Tyrion için Joffrey’in ölümü işleri daha iyi yapmaz, işleri daha da kötüleştirir. Tyrion'un başı büyük belada ve tüm seri boyunca bir noktaya değinmeye çalıştığım bir şeyi kanıtlıyor: Kararların sonuçları var. Robb, Frey Hanesi'ne sözünü tutmaz ve Frey’in kızlarından biriyle evlenmezse, bunun onun için korkunç sonuçları olur. Tyrion’un sorunlarından biri de geveze olmasıydı. Serinin başından beri bir şeyler söylüyor, Cersei'ye bu üstü kapalı tehditler - "Bir gün bunun için seni alacağım, bir gün neşen ağzında küle dönecek." Şimdi, tüm bu açıklamalar onu gerçekten suçlu gösteriyor.
Sanırım katilin amacı, bunu başka bir Kızıl Düğün haline getirmek değil - Kızıl Düğün çok açık bir şekilde cinayet ve kasaplıktı. Bence Joffrey’in ölümüyle ilgili fikir, onu bir kaza gibi göstermekti - birisi kutlama yapıyor, Heimlich manevrasını icat etmemişler, bu yüzden birisi boğazına yemek taktığında, bu çok ciddidir. Bunu biraz İngiltere Kralı Stephen'ın oğlu Eustace'in ölümüne dayandırdım. Stephen, tacı kuzeni İmparatoriçe Maude'dan gasp etmişti ve uzun bir iç savaşla savaştılar ve anarşi ile savaş ikinci nesle aktarılacaktı çünkü Maude'un bir oğlu, Henry ve Stephen'ın bir oğlu vardı. Ama Eustace bir ziyafette boğularak öldü. İnsanlar hala bin yıl sonra tartışıyorlar: Boğuldu mu yoksa zehirlendi mi? Çünkü Eustace'i ortadan kaldırarak İngiliz iç savaşını sona erdiren bir barış getirdi. Eustace’ın ölümü [tesadüfi olarak] kabul edildi ve bence buradaki katillerin umduğu şey buydu - tüm krallık Joffrey’in bir parça turta üzerinde boğulup öldüğünü görecek. Ama güvenmedikleri şey, Cersei’nin bunun cinayet olduğuna dair acil varsayımıydı. Cersei bir an bile buna kanmadı. Bunun kaza sonucu bir ölüm olduğuna inanmıyor. Sahnenin çekildiğini gördünüz, boğulma ihtimali olduğu için mi karşımıza çıkıyor yoksa zehirlendiği çok açık mı?
- Neden “Buz ve Ateş Şarkısı” romanlarınıza tecavüz veya cinsel şiddet olaylarını dahil ettiniz? Bu sahnelerle daha büyük hangi temaları ortaya çıkarmaya çalışıyorsunuz?
Bir sanatçının gerçeği söyleme yükümlülüğü vardır. Romanlarım epik fantezi ama tarihten ilhama dayanıyorlar. Tecavüz ve cinsel şiddet, eski Sümerlerden günümüze kadar yapılan her savaşın bir parçası olmuştur. Onları savaşa ve güce odaklanan bir anlatımdan çıkarmak, temelde yanlış ve sahtekârlık olurdu ve kitapların temalarından birini baltalardı: insanlık tarihinin gerçek dehşetinin orklardan ve Kara Lordlardan değil, bizden kaynaklandığı... Biz canavarlarız. (Ve kahramanlar da). Her birimizin kendi içinde büyük iyilik ve büyük kötülük kapasitesi vardır.
- Kitapların bazı eleştirmenleri, bu tür sahnelerin Westeros dünyasının genellikle karanlık ve ahlaksız bir yer olduğunu göstermesi amaçlansa bile, romanların seyri boyunca bu anlara aşırı bir güven duyulduğunu ve belirli bir noktada olduklarını söylediler, artık şok edici değil ve heyecan verici hale geliyor. Bu eleştiriye nasıl yanıt veriyorsunuz?
Westeros'un "karanlık ve ahlaksız bir yer" olduğu fikrine itiraz etmeliyim. Burası Disneyland Orta Çağları değil, hayır ve bu oldukça kasıtlı ... ama kendi dünyamızdan daha karanlık veya ahlaksız da değil. Tarih kanla yazılır. Cinsel veya başka türlü "Buz ve Ateşin Şarkısı" ndaki vahşet, herhangi bir iyi tarih kitabında bulunabileceklerle karşılaştırıldığında soluk kalır.
Bazı cinsel şiddet sahnelerinin heyecan verici olduğu eleştirisine gelince, bana bu eleştirmenler hakkında kitaplarımdan daha çok şey söylüyor gibi geliyor. Belki onlar bazı sahneleri heyecan verici bulmuşlardır. Okuyucularımın çoğu, sanırım onları amaçlandığı gibi okudu.
Yazar olarak kariyerimin en başından beri felsefemin "göster, söyleme" felsefesi olduğunu söyleyeceğim. Kitaplarımda ne olursa olsun, eylemi özetlemek yerine okuyucuyu bunun ortasına koymaya çalışıyorum. Bu, canlı duyusal ayrıntılar gerektirir. Mesafe istemiyorum, seni oraya koymak istiyorum. Söz konusu sahne bir seks sahnesi olduğunda, bazı okuyucular bunu son derece rahatsız buluyor… ve bu cinsel şiddet sahneleri için on kat daha doğru.
Ama olması gerektiği gibi. Bazı sahneler rahatsız edici, rahatsız edici ve okunması zor olabilir.
- Martin, HBO şovunda yapılan küçük değişikliklerin daha sonra oradaki hikaye üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olacağı hakkında biraz konuşuyor. TV yapımcılarının yaptığı seçimleri kontrol etmediğini bize bildirdiğinizden emin oldu.
- Robert’s Rebellion hakkında bir kitap yazacak mısın?
"Muhtemelen değil." Sonraki iki kitapta Robert’s Rebellion’a daha çok geri dönüşler ve imalar olacak. "Bu serinin sonunda olan her şeyi öğreneceksin". Bununla ilgili bir kitap o zaman çok ilginç olmazdı.
- Bize bir warg ejderha binicisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Bir ejderhayı warglayan birinin geçmişte emsali yoktur. Ejderha ve binici arasındaki efsanevi bağın zengin bir tarihi var. Çok uzaklardan (hmm) bile sürücülerine yanıt veren ejderhaların gerçek ve çok güçlü bir bağ olduğunu gösteren örnekler olmuştur. Bununla ilgili daha çok şey öğreneceğiz. Okumaya devam edin.
- ASOIAF’taki en favori alıntınız nedir?
Tek bir tane yok ama Septon Meribald’ın savaş hakkında yaptığı konuşmayı seviyorum.
- Kendinizi kitaplarda hangi karakter olarak görüyorsunuz? İçinde en çok hangi karakter var?
Tyrion demek isterdim ama bu gerçekten Samwell Tarly. Tyrion daha çok aksiyon alıyor, daha çok yatıyor (kahkahalar) ama ben daha çok Sam gibiyim.
- Bir kitap okuyucu olarak, şovdaki benzer durumu izlemeden önce bunu okumak çok tatmin ediciydi (Arya, show’da Polliver'ı öldürürken Lommy'den söz ediyor, kitaplarda Raff). Bahsettiğiniz gibi, şov içeriğini kontrol edemezsiniz. Sezon 5'e doğru ilerlerken böyle açıklamaların önünde kalmak için daha fazla bölüm yayınlamayı planlıyor musunuz? Ayrıca Arya, o bölümde beklediğimizden çok daha yaşlı görünüyor. “Mercy”, gelecekte Dans'ın sonundan itibaren bir yıldan fazla mı oluyor yoksa sadece Arya'nın her zaman yaşından büyük görünmesi mi meselesi mi?
- [Martin'den büyük bir sessizlik]. Bu bölüm yaklaşık on yıl önce yazılmıştı ve önce Ziyafet'in sonunda olması gerekiyordu, ardından Dans'ın sonuna dahil edilmişti ama bir sondan çok bir başlangıç ​​gibi görünüyor, bu yüzden epey hareket etti. Çocukların biraz büyüyebilmesi için kitaplarda olması gereken beş yıllık boşluğun da bir parçasıydı. Bu, Arya ve Bran gibi karakterler için işe yaradı, ancak Jon Snow veya diğerleri için hiç işe yaramadı. Beş yıl önce Gece Nöbetçileri'nin Lord Kumandanı oldum. O zamandan beri pek bir şey olmadı… ”(kahkahalar). Arya'yı şimdiki yaşına geri getirmek için o bölümde biraz çalıştım. Orada zaman aralığı yok (hikaye dizisinde tam olarak ne zaman geldiğini söylemiyor). Unutmayın, bu bir önizleme bölümüdür, yine de geri dönüp yayınlanmadan önce üzerinde yeniden çalışabilirim.
[Sorum bu olduğu için tahmin ettiğime eminim ama Martin, Arya'nın yaşının burada bir sorun gibi göründüğünü biraz düşünmüş görünüyor. Bir çeşit, "O lanet bölümü bir daha yeniden yazmayacağım." 5. sezondan önce daha fazla önizleme bölümü yayımlayıp yayımlamayacağına dair gerçek bir yorum ve gösteriye neyin girileceğini kontrol etmediğine dair başka bir hatırlatma yok.]
- Tyrion babasıyla yüzleşmek için gittiğinde, ne yapacağını düşünüyor? Onunla sadece sohbet mi ediyorsun?
O noktada bunu düşündüğünü sanmıyorum. O sırada sefilleri oynuyor. Her şeyini kaybetti. Güvenli bir yere kaçırılacak ama orada ne yapacak? Lannister Hanesi'ndeki yerini kaybetti, saraydaki yerini kaybetti, tüm altınını kaybetti - bu, hayatı boyunca onu ayakta tutan tek şeydi. Cüce olmanın dezavantajları ne olursa olsun, şövalye olmak için gerekli fiziksel yetenekleri yoktu, ancak eski ve güçlü bir ismin ve bir şeyler satın almak isteyebileceği tüm altının büyük avantajına sahipti. Bronn gibi takipçileri ve onu savunmak için diğer insanları... Şimdi tüm bunları kaybetti ve aynı zamanda, kayıtsız şartsız sevdiği ve her zaman onun yanında olduğu tek kan bağı Jamie'nin hayatının bu travmatik olayında, nihai ihanette rol oynadığını öğrendi. O kadar incindi ki diğer insanları incitmek istiyor ve Shae'nin kendisine söylediği hesaptan nerede olduğunu anladığı ve bu merdivenin bir zamanlar onun olan bir oda olduğunu bildiği bir heves anı, şimdi babası ondan gasp etti. Bu yüzden babasını görmek için yukarı çıkıyor ve oraya vardığında ne söyleyeceğini ya da yapacağını bildiğini sanmıyorum ama - bir kısmı bunu yapmaya mecbur hissediyor. Ve tabii ki sonra Shae'yi orada buluyoruz, bu onun için ek bir şok, karnındaki ek bir bıçak.
Bence bazen insanlar çok zorlanıyor, bazen insanlar kırılıyor. Ve bence Tyrion zirve noktasına ulaştı. Cehennemden geçti, defalarca ölümle yüz yüze geldi ve gördüğü gibi bakmaya çalıştığı, onayını kazanmaya çalıştığı tüm insanlar tarafından ihanete uğradı. Hayatı boyunca babasının onayını almaya çalışıyordu. Ve şüphelerine rağmen, Shae'ye aşık oldu, kalbini ona vermesine izin verdi. Artık yapamayacağı bir noktaya ulaşır. Sanırım iki eylem, birbirlerinin anlarında gerçekleşse de oldukça farklı. Lord Tywin'e öfkeliydi çünkü ilk karısı ve ona olanlar hakkındaki gerçeği öğrendi ve Tywin ona fahişe demeye devam ediyor - Lord Tywin'in mantığına göre... Lord Tywin, Tyrion'u sevmediği için kimsenin Tyrion'u sevemeyeceğine inanıyor. Demek ki cüceyi Lannister olduğu için yatağına yatırmaya çalışan alt sınıftan bir kız olduğu açık, böylece leydi olabilir, parası olabilir ve bir şatoda yaşayabilir. Yani temelde bir fahişe olmaya eşdeğer - statüye sahip olduğu için ona bayılıyor ve Tyrion'a bu konuda bir ders vermeye çalışıyor. Ve böylece yarasına tuz dökmeye benzeyen "fahişe" kelimesini kullanmaya devam etti ve Tyrion ona bunu yapmamasını, o kelimeyi bir daha söyleme dedi. Ve o kelimeyi tekrar söyledi ve o anda, Tyrion'un parmağı tetiğe bastı.
Shae ile bu çok daha kasıtlı ve bazı yönlerden daha acımasız bir şey. Bu anlık bir hareket değil, çünkü onu yavaşça boğuyor ve kadın kurtulmaya çalışıyor, kavga ediyor. İstediği zaman bırakabilirdi ama öfkesi ve ihanet duygusu o kadar güçlü ki bitene kadar durmuyor ve bu muhtemelen şimdiye kadar yaptığı en kara eylemdi. Lord Tywin'in yaptığı küçük gösteriden sonra onu terk ederek ilk karısına yaptığı şey ve onun ruhunun büyük suçu bu... Şimdi Westeros standartlarına göre, bu hiç de suç sayılmaz - "Yani bir lord, bir fahişeyi öldürdü, sorun değil." Bunun için, düşük doğumlu kadınlara, fahişelere ve meyhane fahişelerine hor gören, onları kullanan ve atan diğer lordlardan ve şövalyelerden daha fazla cezalandırılması olası değildir. Bu dünya için bir şey değil ama yine ona musallat olacak bir şey olsa da babasını öldürme eylemi sonsuza dek arkasını olmayacak bir şeydi çünkü hiçbir insan bir akraba katili kadar lanetli değildir.
Tywin, Shae'yi biliyordu. Muhtemelen onun, açıkça “o fahişeyi saraya getirmeyeceksin” dediği ve Tyrion'un ona tekrar meydan okuduğunu ve o fahişeyi saraya çıkardığını söylediği aynı kamp takipçisi olduğunu anladı. Burada tam olarak ne olduğuna gelince, bu gerçekten konuşmak istemediğim bir şey çünkü hala açıklayamadığım ve daha sonraki kitaplarda açıklanacak yönleri var. Ancak tüm bunlarda Varys'in rolü de dikkate alınması gereken bir konudur. Kitaplardaki Shae, Tyrion hakkında başka bir john(?) kadar umursamayan, kampı takip eden, manipülatif bir fahişedir ama o, küçük bir genç seks kedisi gibi, tüm fantezilerini besleyen çok uyumludur; o gerçekten sadece para ve statü için yaşıyor. O, Tywin'in Tyrion’un ilk karısının aslında olmadığını düşündüğü her şeydir.
- Ona ilham veren Frost şiiri dünyanın sonu hakkındadır ve bu, Martin'in icat ettiği evrenin yedinci kitabın sonunda sıcak ya da soğuk ya da muhtemelen her ikisi ile yok olması gerektiğini ima ediyor gibi görünüyor.
Yazar kıkırdıyor: "Bu konuda yorum yapmayacağım. Bunun için iki kitap için endişelenebilirsin. Ama tüm insanların ölmesi gerektiği doğru."
- Web sitelerinde görünen birçok hayran teorisi sorulduğunda Martin şunları söyledi: "Bu konuyla boğuştum, çünkü okuyucularımı şaşırtmak istiyorum. Bir okuyucu olarak öngörülebilir kurgudan nefret ediyorum, öngörülebilir kurgu yazmak istemiyorum. "Okuyucumu şaşırtmak ve memnun etmek ve onları geldiğini görmedikleri yönlere götürmek istiyorum ama planları değiştiremem. 90'lı yıllarda ilk fan panolarını okumamın ve durmamın nedenlerinden biri de bu. Birincisi, zamanım yoktu, ancak iki konu tam da bu. O kadar çok okuyucu kitapları o kadar dikkatle okuyordu ki bazı teoriler ortaya atıyorlardı ve bu teorilerin bazıları eğlenceli boğalar ve yaratıcı olsa da, teorilerin bazıları haklı. En az bir veya iki okuyucu, kitaplara yerleştirdiğim ve doğru çözüme ulaştığım son derece ince ve belirsiz ipuçlarını bir araya getirmişti. Öyleyse ne yapmalıyım? Değiştiriyor muyum? Bu konuyla boğuştum ve bunu değiştirmenin bir felaket olacağı sonucuna vardım çünkü ipuçları vardı. Bunu yapamazsın, o yüzden ben devam edeceğim.”
- "Kurtlar, Amerika'nın soyundan gelen ve binlerce yıl öncesine dayanan Avrupa folklorunun bir parçasıdır. Roma, Romulus ve Remus'ta - kurtlar ve insanlar arasında her zaman bu ilişki vardır." Bu ilişki Martin'in dizisinde defalarca görülüyor ve Martin'in son iki kitap sonunda piyasaya sürülürken devam edeceğini söyleyeceği bir şey. Özellikle Arya'nın kurdu Nymeria önemli bir rol oynayacak. "Biliyor musun, bir şeyler hakkında bilgi vermekten hoşlanmam." diyor Martin, yüzüne yayılan bir gülümsemeyle. "Ama kullanmayı düşünmediğiniz sürece dev bir kurt sürüsünü duvara asamazsınız."
- İşinize aşina olmayanlar için dizi hayali bir dünyada geçiyor. Krallığın kontrolü için bir mücadele var. Bu hanedan savaşı, esasen üç ana olay örgüsünden biridir. Bu tür insanüstü karakterleri içeren başka olay örgüsü satırları da var ve sonra eski tahtının geri dönüşünü arayan sürgün Targaryen kızı var. Neden bu üç ana olay örgüsü?
- Tabii ki uzakta olan iki şey var - Sur’un kuzeyindeki şeyler (Diğerleri) ve sonra diğer kıtada ejderhalarıyla Targaryen var - elbette "Buz ve Ateşin Şarkısı" başlığının buz ve ateşi. . " Yedi krallığın başkenti olan King's Landing'de ortada meydana gelen merkezi şeyler, çok daha fazlası tarihi olaylara ve tarihi kurguya dayanıyor. Güllerin Savaşları'ndan ve 100 Yıl Savaşları etrafındaki diğer bazı çatışmalardan gevşek bir şekilde alınmıştır, ancak elbette fantastik bir twist ile. Biliyorsunuz, başladığım dinamiklerden biri, King's Landing'deki yedi krallık içindeki küçük güç mücadeleleri tarafından bu kadar tüketilen insanlardı - kim kral olacak? Küçük Konsey'de kimler olacak? Politikaları kim belirleyecek? - krallıklarının çevresinde çok uzakta meydana gelen çok daha büyük ve daha tehlikeli tehditlere karşı körler...
Ve tabii ki, bunu tarih boyunca görebilirsiniz. Tarihte yer alan ortak bir dinamiktir. Biliyorsunuz, Yunan şehir devletleri, İsa'nın doğumundan önce, biliyorsunuz, Makedonyalı Philip hepsini fethetmek için ordularını oluştursa bile birbirleriyle kavga ediyorlar ama bunu modern zamanlarda bile görüyorsunuz, biliyorsunuz - Fransa'nın Üçüncü Cumhuriyet döneminde, Nazi tehdidi yükselirken siyasi mücadeleleri... Ancak Fransız siyasetçiler neredeyse Nazilerle arkadaş olmayı tercih ediyorlardı. Ve belki modern gündeki derslerimiz de. Kim bilir? Demek istediğim, şu anda dünyamızda iklim değişikliği gibi şeyler oluyor, bu, nihayetinde tüm dünya için bir tehdit. Ama insanlar onu politik bir futbol yerine kullanıyorlar, bilirsiniz… Herkesin bir araya geleceğini düşünürsünüz.
Bu, muhtemelen insan ırkını yok edebilecek bir şey. Bu yüzden, özellikle modern zaman meselesine değil, kitabın yapısıyla ilgili genel bir şey olarak bir analog yapmak istedim.
- Kitapta ( Buz ve Ateşin Dünyası) ipuçları bulmayı uman hayranlar için bir soru kalıyor: Tarih tekerrür eder mi? Martin’in arsız yanıtı: “Yankılanan bir evet ve hayır. Biraz belki. "
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.08.19 13:23 galaksigezgini42 Harika boş yaptığım bir konuyla yine beraberiz. Yeeeey!

BEN KİMİM? Hepinize hayırlı günler ola. Bu post benim davranışlarım hakkımda bilgi veren bir içeriktedir. Yine de çok bir şey beklemeyin, genelde bildiğiniz konular. Okudukça yeni bilgiler edinebileceğinizi umuyorum. Bu yazı bir günde yazılmadı günlerce üstünden geçildi, eklemeler yapıldı. Aşağıda bazı konuştuğum kişileri "ne olarak" gördüğümde yazılı. En alta inin görmek için.
1)Genel Bahsetme
17 yaşındayım, genel olarak burdurland'te dolaşıyorum merak edenler için. He akıl yaşım daha küçüktür orasını bilemem. Çok bir eğitimim yok, ingilizcem bile 3 tekerlekli bisiklet seviyesinde. İnsanlara saygılı olmayı severim. Bana bir adım atıp elini uzatana elimi veririm. Tabi şimdi kavga etmeyi de severim, arasını bulmaya çalışıyoruz işte. Normal hayatta karşılaşırsanız suskunumdur burdakine göre yani yadırgamayın. Yalnız takılmayı severim pek arkadaş edinmem, bir kaç tane de dost dediklerim var geçiniyorum öyle. Aşık olmayı çok önce bıraktım, yoluma bakıyorum. Nedenini bilen bir kaç kişi var, onlara sorun çok merak ediyorsanız. Ne kadar çok insana değer verirseniz çekeceğiniz acı o kadar artıyor ya da hata yapma payınız yüzdelik değil çarpım olarak artıyor. Onun dışında konuştuğum kişilere göre; egoluyum, kızgınınım, saygıdeğer biriyim, ne dediğimi bilmez biriyim, insanlığa önem veren biriyim, insanları katletmek isteyen biriyim, kandın düşmanı, aklı beş karış havada vs. vs. istediğiniz gibi bahsedin benden. Ben de alınma gücenme yok. Adımı açıklamayacağım tabi ki onun Doctor'un koruduğu gibi korumayı yeğlerim. Bana ulaşmak isterseniz Dm'mi ne diyor bu yeni nesil, sohbet kısmı var ya orası hep açık size. Kimseyi engellemem -birini engelledim- onu da kaldıramıyorum, nereden kaldırılcak bilemiyorum. Son olarak idari işlermiş, yönetimmiş oralarla işim yok ben halkın arasında kalmak istiyorum.
2)Yazım Tarzım
Yazım kurallarına dikkat etmeyi severim, normalde dikkat etmezdim fakat bir ara bir şeyler oldu; hatırlamıyorum. Sonra özen göstermeyi başladım. Yorumlarımı ister ironik anlayın ister ciddi, hepsine verecek cevabım var. İçimde farklı kişilikler konuşur ve ben en beğendiğimi yorum atarım yani bir gün bazı konularda kendimle çelişebilirim ya da olaya göre karşı tarafı savunabilirim, çok fazla nedenden olabilir, onları sayamayacağım. Kimin ne yazdığına dikkat etmem. Benim için yazılan önemlidir, kin tutmam. Ortaya bir dava koyarım ama sorsanız çıtkırıldım bir bedene sahip, sivilceli ergen yazıyor işte boş boş (kendimi tarif ettim). Küfür etmem fakat sinirlendiğimde çok fena giydirebilirim ama sinirlenmem (ya işte cevap veremem filan demiyor da kıvıtıyor dansöz gibi). Herkesin insanlık haklarını savunurum FAKAT LGBTplus diye bir grup var ya gösteri filan yapıyorlar. Ancak idam filan edilmeye ya da toplu katledilmeye başlarlarsa vb. durumlarda onları savunurum. Eh engelleyecekler engellesin şimdi boşuna tantana etmeyelim daha sonra. Sanki sizin boğazınıza kelepçe takılıp sabahtan akşama kadar piramitlere taş taşıdınız, bu kadar bağırmanızın sokaklara dökülmenizin başka sebebi olamaz. Biraz sessiz olsanız kimse dönüp bakmayacak bile. Hepimiz tek bir gemi de yaşıyoruz, sanki yeterince sorun yokmuş gibi siz çıkıyorsunuz. Amerika ve Çin'den ne çıksa zaten bir yerinde var hayırsızlık.
3)Bu ne olsun bilemedim ras(t?)gele bahis-i vukuat yapacağım.
Redditte bir çok yeni düşünceli insanla tanıştım bunun bana yararı baya bir oldu. Şunu biliyordum ama içli dışlı kavradım artık "hepimiz aynı gemideyiz, ne kadar kavga etsekte yine beraberiz". İnsanları sınıflandırmayın artık; yok sağcı-solcu, eşcinsel-aseksüel, zengin-fakir, köylü-şehirli, genç-yaşlı. Bir şeyi bir eleştiririm, iki olur, üç olur, döndüncüde fikir sunmuyorsam sorunu çözmek için eleştirdiğim fikirden farkım kalmaz, bu Burdur'daki bir kesme ilk sözüm. İkinci ise " Kadınımızı hele ki anadoluyu bilmiş türk kadınımızı aşalayıcı sözcüklerle tabir etmeyi, genellemeyi ve İnstagram tarzı paylaşımlar yapmayın" aynı Ceza'nın da bir zamanlar dediği gibi. Benle istediğiniz gibi konuşun, yazdım mı bunu bilmiyorum ama tekrar hatırlatayım kapım hep açık. Erkeğim bu arada, bazıları kız sanabiliyor. Anarşist biri gibi gözükebilirim ama yönetime saygım vardır. İnsanlardan sır saklamalarını istediğimde bunu bozarlarsa hiç azmedemem fakat iki kişinin bildiğinin sır olmadığını bilirim. Komplo teorilerinin çoğu bana haklı gelir. İnternette sadece kendini görüyor diye büyükleriyle dalga geçen ve onların tecrübelerini görmezden gelen "Z" kuşağına benim de saygım yok. Hadi bakalım demet akalın hacı bizim mekana akalım hop beyler mekanın sahibi geldi fero arabana bakalım, hobaaaa.
4)Zevklerim
[Yukarda bahsettim ya kendimle çelişebilirim diye, asla kendimle çelişmeyeceğjm konular vardır.]
Müzikten başlayalım: Benim müzik kulağım yok. Elanur'dan Ceza'ya oradan Murat boz ve Sandal'a kadar çok geniş bir yelpazede dinleme yapabilirim. Enes Batur izlemiyorum, korkmayın. Barış Özcan'ı sevmiyorum ama izliyorum mecbur. Yeni konuları güzel bir şekilde harmanlayıp türkçe olarak sunuyor sağ olsun. Ruhi abimizin gezip göstermesini çok seviyorum. Murat Soner, Saniye Bey, Hugola, ADÇ, Berk Vural, Porçay, F&F ve anlamsız videolar izlemeyi seviyorum. Ders olarak matematik, biyoloji, fizik, edebiyat (hocalarım sağ olsun, sevdirdiler.) Tarihe ilgim vardır. 2. Abdülhamit'e özel bir eğilimim var. Ekonomiyle aram yoktur, keşke olsa da neye yatırım yapacağımı bilsem. Yeni teknolojiyi desteklerim ama insan kontrolünden çıkan ve dış müdahale tehlikesi açan teknolojiler beni endişelendiriyor. En basit ve şaçmasından: Koronavirüs aşısını yaparken bize patlayıcı nanobotlar -ya da başka işlevli olabilir- enjekte etseler sonra da 5G'de kullanılan teknoloji ile bizi öldürebilseler nasıl olur diye düşünüyorum. Ölmek benim için sıkıntı değil fakatta asfalta düşen pasta gibi de olmasın be sonumuz. Şu P!nç'tekj adamı hiç sevmiyorum. Bilgisiyar konusunda yetenekli değilim, donanım ve yazılım olarak. Bilim kurgu, aksiyon, komedi severim. Aşk, dram özellikle korkuyu benden uzak tutun. Vallahi de billahi de kız gibi çığırırım. Toprağın altına verdiklerim için ağlamam. Çoğunlukla topluma ayak uyduramam, sevmiyorum be agalar, olmuyor. Bisikletten anlarım az uğraşmadım benimkinle. Motorsiklet mi, araba mı araba derim. Kitap okumayı severim ama başlayıp ilk 100 sayfa okumak çok zor. Sonrası zaten gümbür gümbür geliyor. Umrumda değil dünya, tek umrumda olan "rüya". Çoğu konuda yarı cahilim, benle tartışmak isterseniz aklınızda bulunsun. Her zaman gideceğim yere ne kadar erken çıksam da geç varırım, çözümünü bilen yazsın. Güldür güldür'e gülüyorum zoomer hadi englle beni. Dışarı olabildiğnice az çıkarım, zevk sefa sürmeye, restorantlarda para harcamaya gelmedim ben. Haber izlemeyi de severim. Fox ile Atv'yi izleyip iki yarım elmayı birleştiririm,biraz da internet serperim. Numan Kurtulmuş'tu sanırım; evlenmeyen insanlarla ilgjlj zırvaladı bir kaç şey, alındım doğrusu. Bir de rahatsız etmek gibi oluyor ama ülke duvara toslayacak acaba her siyasal kesim kendj çıkarlarını bir kenara bırakıp ülkeyi tamir edeblir mi? Deniz mi, orman mı kesinlikle orman. Buradan bizi izleyip topluluk davranışlarını analiz eden Pentegon yapay zekasına sesleniyorum; ben de seni izliyorum. Müzik aleti çalamam, herhangi bir spor dalında yetenekli değilim. Salam yiyemiyorum, dokunuyor. Onun dışında yemek ayırt etmem. Karma benim için önemli değildir, sadece yorum yapmayı seviyorum.
5)Bitiriş
Buraya kadar ikinci kez okumadım ama bence baya güzel boş yapmışızdır, ne dersiniz? Bir de siz buraya kadar niye okudunuz ki, işiniz gücünüz yok mu. Burada cevabını bulamadığınız soruları -hiç çekinmeyin aklınıza ne gelirse sorun- ya da eleştirilerinizi bekliyorum, yorumları boşuna yapmadılar. Hepinize teşükkür ediyorum; geçmişte yaşattıklarınız ve gelecekte yaşatacaklarınız için. Hepinize selam çakıyorum ve Reddit'e döndüğümü mutlulukla söylüyorum.
6)After Credits(yanlış mı yazdım la)
[Gereksizkisi, kanlibaron, bluepizza_3, muharremgdn, Ahmetnuman4444, eatenthememer]= bir zamanlar muhabbetimizin geçtiği, bana çok şey katan ve farklı düşünce tarzlarını anlamamı sağlayan kişiler.
[Guywithoutusername, yag_r_u]=valla bir muhabbetimiz var ama hatırlamıyorum.
Hinata= Abisiyim.(yok len ciddi değilim.)
Libertus_61= Bro senin attığın mesaja tıklayınca hâlâ reddit çöküyor.
Snapo82= Loki-of-asgard-'tan kalan birisin bana.
[Heyheytoyou, batusavage_]= Reditti bana öğreten abimle ablam, sağ olsunlar çok yardımcı oldular.
Z1pyisback= yegenim.
[UniMami5, tencianillevent, brmnn25]=silah arkadaşlarım o7.
Loki-of-asgard-= Sözler yetmez mazimiz konuşsun.
EnTeLA_M_D= konuşuruz ara ara, derin muhabbetimiz var.
[Onlyteenager, kutahi]=bang bang yoluna tuz döktüm buz yedim.
[Feooooo, -warfire-]= onlar bizi izliyor.
TuzluSeker= gidişattan rahatsız.
Emirefe002= animeden ayrılmamı sağladığın için çok mutluyum.
Egeneges= Bir anlık heves.
11041987asadas=🖤
[Zeytinlipogaca, Tardizzz]= Doctor who sevdalıları.
Gumus33= başka bir seviyede. Elinde değnek ve beyaz sakalllı biri gibi benim için.
[Aykax, Bursaland]= sapık gibi beni takip ediyorlar
[Yönetici ve modlar]= bir madalyonun iki yüzü.
7)Havalı sözler
-Bir sabah hayatta olmayacak annen veya baban, tek bir gün geçirme sarılmadan.
-Gül ağacına su veririz. Lakin su hem güle yarar hem de dikene... Yanımızda yöremizde su verdiklerimiz diken olmaya meyletmişlerse sonunda mutlaka budarız!
-Dostluk bir kitap gibidir, açıp okunmadıkça tozlanır, tozlandıkça karmaşıklaşır ve unutulur.
...Sanırım hepsi bu kadar değlidi tabiki, yüzlerce kişiyle konuştum ve benim de bir sınırım var. Aklıma gelenleri yazdım diğerleri alınmasın. İsmini geçirmediğim kişilerden özür diliyorum. Buralara kadar geldiğiniz için teşekkür ediyorum, yazım yanlışlarım için özür diliyorum ve size hayırlı günler ardından yorumlar kısmına davet ederim diyerek sözlerimi bitiriyorum...
submitted by galaksigezgini42 to u/galaksigezgini42 [link] [comments]


2020.07.25 11:06 Asusnur GRRM - 2001 Söyleşileri -2

Bu çeviri @
31 Mayıs 2020
Sormak istediğim bir diğer soru da Lannister’larla ilgili. Tywin’in ölümü ve Tyrion’un sürgünü göz önüne alındığında, Lannisterlar beyin göçüne uğramış görünüyorlar. Ortaya çıkacak ve yerini alacak başka Lannisterlar olacak mı ? Daven Lannister, belki? Kuşkusuz gelip yerlerini almaya çalışacak başka Lannisterlar olacak. Söylediğin gibi Sör Daven Sör Kevan çok daha kıdemli ve daha deneyimli. Ve kadınları ihmal etmeyin. Tywin’in üç erkek kardeşinden sadece Kevan kaldı, ancak bir kız kardeşi de vardı. Daha genç bir nesil de geliyor ve daha uzak kuzenler ve benzerleri de var. Lannisterlar büyük bir ailedir.
Ne demek istediğinizi anlıyorum, ama Lannister’ların en iyisi olan Tyrion bile(Jamie de iyi olmaya doğru ilerliyor) 7 Krallık veya Stark’lar için iyi olmasa bile ailesinin iyiliği için çalışıyordu.Tyrion’un hep kötü amaçlar için çalışan iyi biri olduğunu düşünürdüm. Unutmayın, henüz tanışmadığınız birçok Lannister var - Lady Genna, Sör Daven, her çeşit kuzen … büyük bir aile.
Düzenbaz Prens’i okurken; Dunk’un kızarmasından dolayı gerçekten yaşlı adam tarafından şövalye ilan edilmediğini düşünmeye başladım. Bu konuda bana ışık tutabilir misiniz? Hayır. Üzgünüm, yapamam.
Her neyse … sorum. Küçük erkek kardeşim de hevesli bir fantezi okuyucudur … belki de benim kadar değil, ama biraz okur. Serinin ilk üç cildini okudu ve çok eğlendi … ama tekrar okumak istemedi. Ona ısrarla tekrar okuması gerektiğini böylece hikayeyi daha iyi anlayacağını söylediğimde verdiği tepki: "Neden tekrar okumalıyım? Bu seride olanların hepsi o kadar kötü ve korkunç şeyler ki… Eğer iyiyseniz, ya ölürsünüz ya da yok edilirsiniz." Hikayenin henüz bitmediğine dikkat çekebilirsiniz. Birinci bölümde tüm sorunlar çözülürse, ikinci bölüme hiçbir şey kalmaz.
İnsanların serinin gerçekçiliği ile pek ilgilenmediklerini ve “mutlu son” istediğini düşünüyor musunuz? Bazı insanlar, tabi. Ama neyse ki daha karmaşık, yetişkin ve gerçekçi bir fantezi lezzetini tercih eden binlerce insan var. Ne söyleyebilirim? Tatlar değişir. Bazı insanlar McDonald’s’ta yemek yemeyi sever.
Ama kardeşim Winterfell’den herkesin öldüğüne dikkat çekiyor - ona bunun kesin olmadığını söylüyorum. Örneğin, Yaşlı Dadı’ya ne olduğunu bilmiyoruz. Winterfell’deki kadınların ve çocukların çoğu hala hayatta, ancak hiçbir şekilde iyi bir yerde değiller.
Aegon IV’ün Blackfyre’ı Daemon’a vermesi Blacfyre’ları diğer Targaryen p*çlerinden ayırıyor. Valyrian çeliğinin efsanevi kılıcı kraldan krala geçti…, Bazıları kılıcın monarşiyi sembolize ettiğini düşündü, bu yüzden hediye isyanın tohumu oldu.
Valyria Özgürlüğü doğrudur. Gücünün zirvesindeki Valyria ne bir krallık ne de bir imparatorluktu … ya da en azından ne bir kralı ne de bir imparatoru vardı. Sanırım eski Roma Cumhuriyeti’ne benziyordu. Tabii ki pratikte varlıklı, yüksek doğmuş ve zorlayıcı derecede güçlü aileler hâkim oldu.
[GRRM’ye Sansa’ya Joffrey’in kılıcının adını yanlış hatırlatması sorulur.]
Diğer yandan, Aslan Pençesi / Aslan Dişleri işi kasıtlıdır. Güvenilmez anlatıcıya küçük bir dokunuş. Bakış açısı karakterlerimin anılarının yanılmaz olmadığını belirlemeye çalışıyordum. Sansa basitçe yanlış hatırlıyor. Çok küçük bir şey (bugüne kadar onu yakalayan tek kişi sizsiniz), ancak bu, bellekte çok daha önemli bir atlayış için sahneyi ayarlamak anlamına geliyordu. Kılıçların Fırtınası ve daha sonraki kitaplarda Sansa’nın Tazı’yı yatak odasına geldiği gece öpüştüğünü hatırladığını göreceksiniz … ama eğer sahneye bakarsanız, asla yapmaz. Bu nihayetinde bir şey anlamına gelecektir, ancak şimdi bu ince bir dokunuş, okuyucuların çoğunun bile almayabileceği bir şey.
Piç soyisimleri sadece soylu piçler içindir.
[GRRM’ye Shae’nin Tywin’in yatağında olması sorulur.]
Tyrion / Tywin konusunda yorum yapmayacağım. Belki gelecekteki kitaplar buna daha fazla ışık tutacaktır.
Estermont Hanesi’nde iç savaş yoktur, sadece 2’ye bölünmüşlerdir. Bu bir taktiktir.
Size Buz ve Ateşin Şarkısı ile ilgili birkaç soru daha sormak istiyorum: Doğu kıtasındaki okçular genellikle Batıdiyarlı meslektaşlarından daha mı yetenekli? Hayır, farklı dövüş stilleri olsa da. Atlı okçular doğuda daha yaygındır.
Yaylarına ne dersin? (etkili / teorik menzil, kuvvet vb.) En iyi yaylar Yaz Adaları’ndaki altın ağaçtan yapılmıştır. Yaz Adalılar muhtemelen dünyamdaki en iyi okçular.
Doğu kıtasındaki paralı askerlerin Batıdiyar’lı şövalyeler kadar ağır zırhlı olmadığını sanıyorum? Batıdiyar’ın şövalyelerine kıyasla becerileri ve disiplinleri ne? Değişir. Bazı paralı askerler çok disiplinli ve bazıları ganimet arayışında
Batıdiyar ordularının genel kompozisyonu nedir? Benim izlenimim şövalyelerin ya da atlıların ordularının omurgasını temsil ettikleri. Kesinlikle en korkulan bileşen bunlar, evet.
Ejderhaların saldırılarına karşı koymak veya onları önlemek için ordularını daha büyük okçular grubu (binlerce okçu) ile destekleyebilecekler mi? Binlerce okçu bulabilirlerse … elbette mevsime göre değişir …
Serinin uzun süredir hayranı olarak, Westeros mesaj panosunda e-postanızı aldım ve bu sorunun yanıtlanmaya çalışacağımı düşündüm. Bu konuda çok fazla spekülasyon var, kısmen sizin yorumunuz yüzünden ölmediğini ima ediyor gibi görünüyor. Aegon öldü mü yoksa bir şekilde hayatta kaldı mı? Dördüncü kitaptaki yeni POV olup olmayacağını sormuyorum, ama eminim ki hala hayatta olup olmadığını bilmek istiyorum. Ona neler olduğu hakkında bir fikrin var mı? Aegon hakkında pek çok düşünce.
Jon Snow, Kral Toprakları Yağmalanması ile ilgili olarak ne zaman doğdu? Aynı zamanda mı, bir ay önce mi yoksa sonra mı? GRRM, cevaplayabilmek için notuna bakması gerektiğini, ancak yine de bu soruyu cevaplayacağından şüphelendiğini belirtti.
Soru 1: Kral Muhafızları üyelerinin orduları yönettiği not edilmiştir. Özellikle, Prens Lewyn, Jon Darry ve Robert’ın İsyanı’nda Barristan Selmy ve tekrar Balon Greyjoy isyanında Selmy. Bu normal bir olay mı yoksa nadir mi? Cevap: Tarih boyunca biraz oldu. Gerçek şu ki, Krallar, Kral Muhafızlarına ve sadakatlerine, Azam Lordlarından daha çok güveniyor.
Soru 2: Balon Greyjoy’u, sınırlı gücünü göz önünde bulundurarak Robert’e başarılı bir şekilde isyan edebileceğine inandıran şey ne? Cevap: Balon Greyjoy, Lordların çoğunun Robert’ın destek çağırısına cevap vereceğine inanmadı, çünkü o hala bir isyancı olarak görülüyordu.
Soru 3: 5. kitap olan Kış Rüzgarları’nda Howland Reed’in çıkacağı belirtilmişti. Hala 5. kitapta gelecek mi (Ejderhalarla Dans)? Cevap: Sonunda ortaya çıkacak.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.24 21:19 muya003 Bana göre Platonik aşk nedir

1-2 yıl önce lise son sınıfta içimi dökmüş olduğum bir metin belgesine denk geldim. Umarım okuyanlar için vakit kaybı olmaz...
Aşk
Bana göre aşk hayal kurmak demektir ve tanımadığımız insanlara aşık olabileceğimize inanırım. Bu duyguları tatmamış kimseler biriyle tanışacaklarına ve bu insanı ruh eşi olarak tanımlayabilecek kadar sevecekleri fikrine kaptırırlar kendilerini. Ne kadar yakınlaşırsa o kadar tatmin olacaklarına, tanıdıkça seveceklerine ve kimi zamanda duygularının karşılıklı olacaklarına inanırlar. Ayrılmaz bir bütün oluşturacaklarına ve yapbozun en önemli parçasını bulacaklarına. Uğruna her şeyi feda edilebilecek birini bulma çabasıdır onlar için aşk. Oysa aşkı yaşayan biri için ne kadar birçok durum benzer olsa da olayın temeli farklıdır. Daha önce aşık olmamış biri eğer sevmek istiyorsa aşık olmak ister. Fakat aşkın şarabından bir kadeh almış biri tekrar içmeyi pek istemez, bilir ki yalnızca sarhoşluktur bu. Gerçekliği yoktur ve sonu her zaman az çok hüsrandır.

Aşık olabilmek için birinde yalnızca birkaç tane hoşunuza gidecek ve dikkatinizi çekebilecek özellik olması, ayrıca onu bunlar dışında pek de tanımıyor olmanız gerekir. Dış görünüşü, fiziği, ufak bir mimiği veya ettiğiniz kısa bir sohbetin yanı sıra toplumun aykırı görüp hoş karşılamadığı bir davranışı sergilemesi gibi pek hoş gözükmeyen bir davranıştan da hoşlanabilirsiniz. Nelerden hoşlandığınızı siz belirler ve bilirsiniz. Aslıda tüm bunlardan biri bile yeterlidir. Üzerine biraz hayal gücü eklenince olay tamamlanır. Hani bir söz vardır ya ‘’aşk ota da konar b*ka da’’ , işte bu sözün doğruluğu da aslında savunduğum düşüncenin getirisidir. Çünkü aşık olacağınız kişiyi siz yaratırsınız, kişiliği yerleştirecek birini bulunca da onun kim olduğuna bakmazsınız. Köşeleri bulunmuş bir yapbozun ortasına istediğiniz resmi yaparsınız.
Küçük bir hoşlantı aşka sebebiyet verebilir. Aşık olmak ile hoşlanmak benzerdir fakat asla aynı değildir. Bunları ayıran tek bir ana neden vardır kendimce. Aşk zaman ister. Düşüncenizle yaratacağınız biri için haliyle düşünmeniz gereklidir. Fakat birinden hoşlanmak anlık olarak gerçekleşebilir.
Aşık olmak insanı oyalar. Bana göre güzel şeydir aşık olmak. Yapacak pek önemli şeylerim olmadığından ve günün büyük kısmını sıkılıp uyumaya çalışarak geçiriyor olduğumdan zaman geçirecek bir şeylerin hasretini çekiyor oluşum sevdirmiştir sanırım bana aşkı. Bir süre oyalanmış biri olarak fark ettim ki benim de eskiden öyle olduğunu düşündüğüm üzere toplumun büyük çoğunluğu aşkı sevmek demek zanneder. Hayali gerçek sanan bir çocuğa benzetirim toplumun bu algısı. En kolay anlaşılırından günümüzde boşanmaların artmasını da bu nedene bağlıyorum. Edebiyatta ve sanatta olan aşk tasvirleri insanların dikkatini çekiyor ve onları özendiriyor. Zaten aşık olmak isteyen kişiler ise en ufak ayrıntıları aşka çevirebilmeyi becerebiliyor. Daha doğrusu aşık olduğuna inandırmayı başarıyor kendisini. Bir vakit bu hayalinde kendi oluşturduğu yasalarla yargılıyor davranışları, fakat bir süre sonra zaman ilaç oluyor ve gerçekten tanıştırıyor çiftleri. Hayallerini yaşayamayan çiftler ise çareyi ayrılmakta buluyor. Sanatın etkisi inanılmazdır düşününce.
Peki biraz da şöyle düşünün. Bu eserlerin bir çok insan tarafından beğenilmesinin yanı sıra aslında bu eserlerde kahramanın aşık olduğu kişi sizde de çoğu zaman güzel bir etki bırakıyor. Kahramanla benzer bir hoşlantı yapınızın olduğunu varsaysak bile bu hipotezi başka eserlerde de geçerli olan aynı durum ve bu durumun başka kişilerde de yaşanması çürütüyor. Toplum aynı kişilerden hoşlanıyor ama o tür kişilikler pek bulunmuyor mu yani? Hayır, sanatçı eserinde kendi aşkını anlatır. İnsanlar benzer kişilerden değil benzer kişiliklerden hoşlanır. Sanatçının tasvirinde ki kişilik hoşumuza gider çünkü o da bir hayal ürünüdür. Ne kadar yaşanmışlıkları yansıtan bir eserin bunun önüne geçeceği düşünülebilse de özünde bu eserler ne kadar sıcaksa o kadar hayaldir. İnsanlar da cahilliklerinden ötürü aşk edebiyatını güzel görünce aşkın ilişkinin son basamağı olduğunu sanıyor ve evliliklerine olanak kolaylığı sağlıyor.
Daha önce birine aşık olduğum için şanslıyım. Duygularımı yalnız yaşamak ağır gelmeye ve içimi kemiren eksiklik hissi beni rahatsız etmeye başlayınca onunla konuştum. Arkadaşlığımız bana birçok şey öğretti ve bu süreçte bir şeyleri anlamamı sağladı. İlk başlarda hoşlantımı aşk olarak tabir etmek yerine sevgi olarak değerlendirirdim. Ben de o zamanlar birçok insan gibi aşkı Nirvana olarak görüyor ve tanımadığım birini bu denli seveceğime inanıyordum. Kendimi aldattığımın farkına varma şerefine nail olduğuma mutluyum.
Söyleyeceğim şu ki; amacınız birinin sevmek değil, onu tanımak olsun. Pek çok insan sevebilir fakat çok az insan tanır. Bakınız ki isimlerini tarihe kazımış olan en büyük aşıkların aralarında engelleyici faktörler vardır. Kiminin aileleri kavgalıdır, kimini vermezler sevdiğine, kimi ise dağları deler kavuşmak için. Anlatacağım üzere aslında bu engeller özel kılar onları. bu engeller aşık eder onları. Ne yeterince tanıyabilirler birbirlerini, ne de uzak kalabilirler birbirlerinden…
(aşka bir örnek de kısaca kendimden vereyim ->)
Elma Çiçeği
Onu ilk gördüğüm gün sınıfa yeni gelmiş ve daha hala uyku sersemliğimi üstümden atamamış şekilde sıramda oturuyordum. 11. Sınıfın ilk yarısıydı. Kapıdan ders defterini vermek için nöbetçi öğrenci kılığında sınıfa girdiğinde bende kanıp kalbime almıştım onu. Berrak suya düşen bir damla mürekkepti ve henüz daha yayılmamıştı tüm kalbime. İçimden yalnızca ‘’tatlı kızmış’’ dedim. Tüm (kriterlerime) uyuyor gibiydi ve hayalimde ki kişiliği yerleştirmek için mükemmeldi. Fark bile edilemeyen ufak kıvılcım düşmüştü işte o gün baruttan kalbime. Pek önemsemedim bakarsanız bunu. Daha önce de çıkan birçok kıvılcımın tümünü zaman kolayca söndürmüştü. Gün boyu da aklımın ucundan dahi geçmedi dürüst olmak gerekirse. Fakat her şeyi ayarlayan kozmik bir güç tarafından olsa gerek son ders birden gelivermişti aklıma ve kendimi onu bekler halde bulmuştum. Kapı açıldı, defteri aldı ve kapı kapandı. Tüm bunlar olurken ise gözüm hiç şaşmadı ve göz kapaklarım hiç kapanmadı. Benimkisi saf bir duyguydu, yalnızca biraz heyecan arayan maceraperest birine ait duygu ve eylemler. Geçen birkaç gün boyunca arada sırada aklıma gelir oldu. Bazen evdeyken düşünüyordun, bazen okuldayken etrafıma bakıyordum belki onu görürüm diye. Fakat bunları nadiren yapıyor ve nedenini biraz da can sıkıntısına bağlıyordum. Geçen birkaç hafta sonunda artık onun için teneffüse çıkıyor, onun için kendime bakıyordum. Odak noktam pek zaman oydu ve birilerinin adına seslenmesi için sabırsızlanıyordum. Birkaç ay sonra sosyal medya hesabına eriştim. Zamanla artık onun sapığı olmuştum. Okulda, evde, sokakta, ailemleyken, arkadaşlarımlayken ve özellikle yalnızken aklımdan çıkmaz olmuştu. Uyurken de rüyalarımda özletmiyordu kendini. Çok garip değil mi? Henüz hiç konuşmadığım, sesini bile duymadığım ve kim olduğunu bilmediğim biri uğruna şiirler yazmak, hayaller kurmak, üzülmek ve sevinmek, fotoğraflarıyla uyumak. N’aparsınız, bilmiyordum ki aslında onun fotoğraflarını sevdiğimi. Tüm bu beklenmedik davranışlarım sonucunda bendeki garipliği ve çaresizliği fark eden birkaç kişi yardım etmeye çalıştı. Sosyal medyadan da birçok arkadaş edindim, kimiyle hala konuşurum. Beni ona bağlayan tek şey aslında kendimdim. Kimi arkadaşım ‘’kız güzel değil ki’’ derken kimisi ‘’yakışıyorsunuz, o da sen gibi biri’’ diyor ve iki durumda bana özel hissettiriyordu. İlk zamanlarda biraz dedektiflik yapmak uğruna indirdiğim okul deneme sıralaması listesinde de ‘’kesin budur’’ dediğim kişi çıkması gibi ufak tesadüfler beni iyice esir ediyordu. Yalnızca ufak kıvılcımlar gerekliydi, ateş yakmak ve hatta yangın çıkarmak konusunda üstüme yok gibi görünüyordu.
Ufak tefek konuşmalar, ağır ergen tavırlar ve hasretle geçen bir yılın ardından ondan hoşlandığımı belirttim. Evet uzun sürdü bunu söylemem. Önceleri utangaçlık sanıyordum, uzun süre de utanmıştım aslında. Zamanla cesaret toplamamla da bu durum değişmeyince anladım ki aslında bunu belirtip durumu değiştirmeyi ve her şeyin içine etmeyi istemiyordum. Amacım toplumca ‘’sevgili’’ olarak adlandırılmak falan değildi. Arkadaş olmaktan başka bir şey istemiyordum hayallerimin ötesinde. Konuşmamamın nedeni ise ya elimin ya da kalbimin boş kalacağı korkusuydu. Uzun süre onu ulaşılmaz görmüştüm ve hayallerimle kendimce mutluydum. Bir şeyleri değiştirmek ve olayı bozmak istemiyordum. Tüm bu hayallerden sıkıldığım ve biraz nesnellik aradığım bir gün belirsizlikleri yok etmem gerekti ve yazıverdim ona. Çok korkuyordum yazacaklarından. Korkum reddedilmek değildi, aksine kabul edilmekti. Bu kadar kısa sürede beklentilerimi ve hayallerimi boşa çıkarabilecek olmasından korkuyordum. Fakat ne mutlu ki mantıklı bir tepki aldım, bu beni neşelendirdi. Tek eksik taraf anlaşılmamış olmamdı fakat bunu üstesinden gelecektim. O zaman söze ‘’senden hoşlanıyorum’’ diyerek girmiştim. Bu yanlış değildi, ‘’sana aşığım’’ diyerek girseydim daha beter olurdu sanırım. Ben bile yeni anladım aşkı, ondan anlamasını beklemek yanlış olurdu. Bana aşkı öğretti o. Kurulabilecek en güçlü bağın ve olunabilecek en güzel şeyin yalnızca dostluk olduğunu anlamamı sağladı. Başka hiçbir şey olmayacaksa bile bana bu ayrımları öğrettiği, aşkın tadını tattırdığı için ona teşekkür ederim. Şimdilerde hala hoşlanıyorum, eskisinden hemen hemen daha fazla hem de. Fakat artık aşkım söndü. Bundan sonra da zor olurum. İlk gerçek aşkımın güzel bir insana denk gelmiş olmasına mutluyum. Ondan bir beklentim yok. Konuyu kendi içimde halledebilmem için iki yolum var gibi; Ya konuşacağız ve hayallerimden uzağa taşıyabileceğim onu, ya da zaman onun resminin üzerine tozlarını dökecek. Belki gerçekten sevebilirim onu şu an pek mümkün gözükmese de. Her ne olursa olsun beni bilinçlendirdiği ve değişime uğrattığı için ondan memnunum. Benim için bir zamanlar en önemli şey olan okulda bile bir dönem ortalamamı takdirden düşürecek kadar beni düşündürdüğüne minnettarım. Artık onu olduğu şekilde görüyorum.
Sevgiler…
submitted by muya003 to KGBTR [link] [comments]


2020.07.05 17:10 oguzkra1 Recep Tayyip Erdoğan'ı neden seviyorum sıralı liste

İlk gençlik yıllarında sosyal hayat ve siyasetle iç içe bir yaşam sürdüren Erdoğan, acaba o zamanlar, bir gün REİS diye anılacağını, böyle sevileceğini hayal edebiliyor muydu?
İnsan ne çok hayal kurup vazgeçiyor. İşte vazgeçmeden, bir şeye tutkuya bağlanmak böyle bir şeydi. Sonunda hep gülüş, hep başarı getiriyordu. Bir gün koskoca bir ülkenin sorumluluğunu almak, koskoca bir tarihin yükünü sırtlanmak büyük, çok büyük bir hayaldi elbet. Gençliğinde durup birine anlatmaya kalksan insanların sana gülmeden edemeyeceği kadar büyük.
Demek ki bazen sessiz hayaller kurmak gerekiyordu. İşte bu biyografi, Erdoğan’ın çocukluktan bu yana kaybettiklerinin; ama en çok kazandıklarının ve elbette kazandırdıklarının hikayesiydi. Çünkü O, sessiz hayaller kurup, sağlam adımlar atmayı bilmişti…
Bugün 26 Şubat! Erdoğan'ın doğum günü. Cumhurbaşkanımız 65 yaşında. Kutlu olsun!
📷

Çocukluğu

Recep Tayyip, 26 Şubat 1954’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesi Kasımpaşa semtinde Tenzile Hanım ve Ahmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Recep Tayyip Erdoğan” adını verdi. Recep adını doğduğu gün Hicrî takvime göre Recep ayına denk geldiğinden, Tayyip’i ise, dedesinin adı olduğundan tercih etmişlerdi.
Babası Ahmet Bey, “Bakatalı Tayyip” olarak anılan Tayyip Efendi’nin oğluydu.
Tenzile Hanım, Ahmet Bey’in ikinci evliliğiydi. İlk evliliğini Güneysu’dayken Havuli Hanım ile yapmıştı. Bu evlilikten Mehmet ve Hasan adını verdikleri iki çocukları olmuştu. Ahmet Bey İstanbul’da Şirket-i Hayriye’ye kıyı kaptanı olarak girdi. Hanuli Hanım ile evlilikleri sona ermişti. Burada Tenzile Hanım ile tanıştılar. Ve Ahmet Bey 2. evliliğini Tenzile Hanım ile yaptı. Bu evlilikten Recep Tayyip, Mustafa ve Vesile dünyaya geldi.
Recep Tayyip, sakin ve yeri gelip yokluğu hissettiği bir çocukluk geçirdi. “Reis Kaptan” lakabıyla anılan babası Ahmet Bey’in çocukluğundan gençliğinde karakteri üzerindeki etkisi yadsınamazdı. En çok tatil günlerinde babasının kendisini motorla, Galata ve Tophane’de gezdirdiği zamanları seviyordu. Babasını en iyi bu gezilerde gözlemliyor, sert mizacının altındaki sevilesi adamı fark ediyordu.
Çok asabiydi gerçekten Ahmet Bey. Ve tabii bu asabiyetinin yanında çok da disiplinliydi. İşte Recep Tayyip'i babasına benzeten de bu yanıydı. Özünde asabi yanından korksa da, bu korku o tatlı baba korkularındandı.
📷

Yamalı ayakkabılarla okul yolu

Recep Tayyip, okul hayatına Kasımpaşa’da başladı. Piyale Paşa İlköğretim Okulu’na kaydolmuştu. Okul evlerine yakın değildi. Annesi, onları her gün okula götüremiyordu. Yaz kış demeden, yarım saatlik yolu yamalı ayakkabılarla gidip geliyorlardı.
Durumları pek iyi değildi işte. Her çocuk karınca kararınca bir işin ucundan tutup eve para getirmeye bakardı. Recep Tayyip de annesinin içini suyla doldurduğu bakraçlara buz koyar, mahallelerindeki futbol sahasında soğuk su ve simit satardı. Yatılı okul zamanları geldiğinde de, babasından aldığı harçlıklar kitap masrafına yetmediğinde kartpostal satacaktı… Yazları ise, Rize’ye giderler; çay ve fındık toplarlardı.
Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiş koca yürekli çocuklardı onlar. Sokakta oyun oynayacak, kendi oyunlarını kuracak kadar da şanslılardı. İlkokulda teneffüs saatini iple çekerler, kağıtları buruştura buruştura bir araya getirip top yaparlardı. E haliyle birkaç oyundan sonra güzelim ayakkabılar delik deşik, yamaya gönderilir; okul yolunda yamalı ayaklarla bir kısır döngü başlardı.
📷

Hayatının dönüm noktası

Recep Tayyip, 5. Sınıfta hayatının dönüm noktasını yaşadı. O gün, İmam Hatip, onların da hayatına girdi. Okul müdürü, “namaz” konusunu işliyordu. Derste “Kim namaz kılacak?” diye sorduğunda Recep Tayyip parmağını kaldırdı. İhsan Hoca, öğrencisinin namazını izledi. Çok geçmeden babası Reis Bey’i okula davet etti. Ona: “Biz Tayyip’i İmam Hatip okuluna gönderelim” diye fikrini bir çırpıda belirtiverdi. Recep’in kaderi işte o gün değişti belki de. Babası, biraz duraksadı ve “Nasıl takdir ederseniz” dedi. Recep, Piyale Paşa İlkokulu’ndan 1965’te mezun oldu.
Bu nasıl düşündüğüne, nereden baktığına göre değişen bir kader noktasıydı. Çünkü Recep Tayyip, o dönemde imam hatip mezunu olmanın, ülke içinde üniversite kapılarının kapalı olduğu anlamına geldiğini bilmiyordu henüz. Yatılı okuduğu Fatih’teki İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden 1973’te mezun oldu. Kendi deyimiyle bir mücadelenin içinde olduğu zamanlardı. Üniversite konusunda yaşadığı kısıtlamalar sebebiyle liseyi bitirmek için dışarıdan bitirme sınavlarına girdi ve fark olarak gösterilen dersleri verdi. Mücadeleden sağ çıkıp geleceğe yüzünü dönebildi ve Ekim 1973’te Eyüp Lisesi’nden mezun olup ikinci bir lise diploması aldı. Aynı yıl İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı Aksaray İktisadi ve Ticari Yüksekokulu’na girdi.
1977-1978 döneminde Akademi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında birleştirildi. Recep Tayyip de, Şubat 1981’de mezun oldu. Kurum Temmuz 1982’de kurulan Marmara Üniversitesi’ne bağlandı. Diplomasında adı geçen kurum ise, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi oldu.
Yıllar sonra dönüp bu günlere baktığındaysa en çok sosyal birisi oluşunu takdir edecek ve “İyi ki yapmışım” diyecekti. Çocukluğundan beridir asla asosyal biri olmamıştı. Siyaseti takip etmeye erkenden başlamıştı. Özellikle ortaöğretim boyunca yaşadığı süreç, geleceğini şekillendiren ilk zamanlardı; en değerli safir taşlarından örülmüş zamanlar…
Öyle ki yıllar sonra bir röportajı sırasında şunu diyecekti: “O dönemler olmamış olsaydı, bunlar olmazdı. O sosyal yaşam beni daha sonra siyasete taşıdı. Siyasette de ondan sonrası devam etti".
📷

Futbol merakı

Arkadaşları arasında en çok o severdi top oynamayı. Teneffüs arasında yapılacak 10 dakikalık maçın lezzetini dahi tam tadabilmek için o kağıttan topları kendisi yapardı çocukken; topa ilk ayak vuran o olurdu…
Kağıt topların peşinden koşarken, bayramlarda seyranlarda biriktirdiği harçlıklardan bir top almanın sevincinde, mahallede top koşturdu. Sonra mahalle takımı derken, ilk transferini amatör kümede yaşadı. Bu transferin ücreti 500 liraydı. Recep Tayyip, bir yandan seviniyor, belki bir yandan da futbol sahasında ne kadar su, simit satsa bu parayı kazanırdı, onu hesap etmeye çalışıyordu.
Onun futboldan asıl kazancı para değildi aslında. Terimlerin anlamını zamanla kavrayacak olsa da, kolektif düşünmeyi ve dayanışmayı öğrenmişti. Üstelik sözlük anlamlarının karşılığı olması yanında, bunu gerçekten hissederek öğrenmişti.
Temmuz 1974’te İETT’de geçici işçi statüsüyle işe başladığında da kurumun futbol takımında top koşturmaya devam etti. 18 Haziran 1981’de görevinden istifa etti. Buradan sonra bir süre de amatör takımlardan biri olan Kasımpaşa Erokspor’da oynadı.
📷
(Solda Emine Erdoğan, sağda Tenzile Erdoğan ve kucağında da ilk oğul Ahmet Burak - Asker ziyareti sırasında)

Siyasi kariyerine başlarken

Recep Tayyip, siyasi kariyerine oldukça erken başlamıştı. İlk adımı lise yıllarında “Milli Türk Talebe Birliği”ne girerek attı. 1975’te, üniversitedeyken daha resmi bir adım daha attı ve Milli Selamet Partisi’nin Gençlik Kolu Başkanlığı’na; 1976’da ise, İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı’na seçildi. Bu görevi, MSP, 12 Eylül Darbesi sonrasında kapatılana kadar devam etti.
1982’de askerlik görevi için siyasete ara verdi. Acemi birliğinde geçen 4 aylık süreçte Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu’ndaydı. Usta birliği döneminde ise, İstanbul Kağıthane’deki 3. Kolordu 6. Piyade Tümeni 77. Piyade Alayı Karagâh Servis Bölüğü’nde kantinlerin idaresinden sorumluydu. Bu görev sırasında su, simit sattığı zamanlar ne sıklıkla düşüyordu acaba hatırına…
Siyaset, damarlarında akan kandan farksızdı artık, kendini oraya ait hissediyordu. Askerliği biter bitmez kaldığı yerden devam etti; daha da ilerleyecekti. Dönüşü 19 Haziran 1983’te kurulan Refah Partisi’ne katılarak yaptı. 1984’te de Beyoğlu İlçe Başkanı oldu. 1985’te düzenlenen kongrede, “Merkez Karar ve Yürütme Kurulu Üyesi” seçildi ve aynı yıl partinin İstanbul İl Başkanlığı’na getirildi.
20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaptı. Erdoğan da, Refah Partisi’nin İstanbul 6. Bölge 1. sıradan adayı olarak seçimlere katıldı. Refah, İstanbul’dan yüzde 16,73 oy aldı.
Erdoğan, 19. Dönem Milletvekili olarak TBMM’ye girmişti. İlk kez gerçekleşen bir uygulama vardı. Seçmenler, parti milletvekillerini sıralamaya bakmadan tercih edebiliyordu. Bu tercihli oy sisteminde seçmenler, tercihini ikinci sıradaki aday Mustafa Baş’tan yana kullandı. Erdoğan için sandıktan çıkan oy 9 binken, Baş için 13 bindi. Sonuçlar açıklandıktan birkaç gün sonra da Erdoğan’ın milletvekilliği Mustafa Baş’a geçti.
📷

Erdoğan evlendi

Erdoğan, 4 Temmuz 1978’te bir konferans verdi. Emine Gülbaran ile de işte bu konferans sırasında tanıştı. Bu adam, bir gün ülkede Başkan olacaktı. Emine Hanım, o gün ileride Türkiye’nin “First Lady”si olacağından habersiz, Erdoğan’ın ışığına kapıldı.
Karşılıklı yansıyan bu ışık, onlara bir evlilik ve 4 evlat getirdi. Kızlarına Esra ve Sümeyye; oğullarına ise, Ahmet Burak ve Necmeddin Bilal adlarını verdiler.
📷

Erdoğan tutuklandı

Erdoğan, 28 Aralık 1986’da yapılan Milletvekili ara seçimlerinde Refah Partisi İstanbul adayı olarak gösterildi; ancak seçilemedi. 26 Mart 1989’da ise, Beyoğlu Belediye Başkanı adayıydı. Yüzde 22,83 oranında oy alsa da yeterli olmadı. Sosyal Demokrat Halkçı Parti adayı Hüseyin Aslan’ın oy oranı, yüzde 29,29’du.
Erdoğan, sonuç birleştirme tutanaklarında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle sonuçlara itiraz etti. Ancak İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Nazmi Özcan da kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Erdoğan’ı mahkemeye verdi; 18 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacaktı.
Dava, Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü; ama Erdoğan duruşmaya katılmadı. Hal böyle olunca mahkeme, hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi. Erdoğan, bir ay sonra 27 Nisan günü tutuklandı. Bir hafta Bayrampaşa Cezaevi’nde kaldıktan sonra kefaletle serbest kaldı.
Mahkeme ise, kendisine hakime hakaret suçundan 6 ay hapis ve 20 bin lira para cezası vermişti. Ancak TCK’nin 72. Maddesi uyarınca hapis cezası tecil edildi ve para cezasına çevrildi.
📷

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan

Refah Partisi, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için Recep Tayyip Erdoğan, Ali Coşkun, Temel Karamollaoğlu, Veysel Eroğlu ve Nevzat Yalçıntaş için kamuoyu araştırması yaptırıyordu.
15 Ocak 1994’te partinin başkanı Necmettin Erbakan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday ismin Erdoğan olacağını açıkladı. Seçim sonuçları Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olduğunu gösteriyordu.
Erdoğan, Başkanlık döneminde, 4 milyar dolarlık bir yatırıma imza attı; trafik ve ulaşım sorununa karşı 50’den fazla köprü ve çevre yolu inşa edildi.
📷

Erdoğan’ın hapse girme süreci

Tarih 6 Aralık 1997’yi gösteriyordu. Erdoğan, Siirt’te düzenlenen bir açık hava toplantısında yaptığı konuşma sırasında Ziya Gökalp’in, 1912’de, Balkan Savaşı’ndaki Türk askerleri için yazdığı “Asker Duası” şiirinden bir dörtlük okudu. Bu dörtlük şöyleydi;
“Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, müminler asker
Bu ilahi ordu dinimi bekler
Allah-u Ekber, Allah-u Ekber”.
Erdoğan, okuduğu bu dörtlüğün, bu haliyle Ziya Gökalp’e ait olduğunu dile getirmiş ve şu açıklamada bulunmuştu: “Konuşmamın bütünü incelendiğinde milli birlik ve beraberlik mesajı verildiği görülür”.
Erdoğan’ın konuşmasıyla ilgili bir inceleme başlatıldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın görüntülerini inceledi. Görüşlerini, Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan davanın görüşüldüğü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na iletti.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı, Erdoğan hakkında yürütülen “Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesi uyarınca “Halkı din ve ırk farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçlamasıyla hazırladığı iddianameyi, 12 Şubat 1998’de tamamladı.
Erdoğan, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmaya 31 Mart’ta başlandı. Dava 21 Nisan’da, Erdoğan’ın hakkında iddia edilen suçu işlediği yönünde sonuçlandı. Erdoğan, 1 yıl hapis ve 860 bin TL ağır para cezasına çarptırıldı. Ancak duruşmadaki hali göz önünde bulundurularak cezası 10 ay hapis ve 176 bin 666 lira para cezasına çevrildi.
Erdoğan, 3 Haziran’da açıklanan gerekçeli karara göre, “Siirt’te yaptığı konuşma, dindar ve dindar olmayan kesimler arasındaki gerginliği canlı tutmaya çalışıyordu”. Erdoğan, “Bunları inanç birliği maksadıyla söyledim; benim referansım İslam’dır” açıklaması yapsa da, inandırıcı bulunmadı. Kararda yer alan “cezanın ertelenmesine yer olmadığı” ibaresine karşı olarak oy çokluğu için Yargıtay’a başvurma hakkını kullandı. Mahkemenin verdiği kararı, 23 Eylül’de, Yargıtay 8. Ceza Dairesi, bire karşı dört oyla onaylandı. Bu kararın ardından Erdoğan’a siyasi yasak getirildi; artık bir partiyle veya bağımsız olarak seçimlere katılamayacaktı. O döneme ait Hürriyet Gazetesinin attığı şu manşet Türk medya tarihinin akıllara kazınan ifadelerinden biri olacaktı: "Tayyip'e şok ceza - Muhtar bile olamaz".
📷
Ceza infaz yasası gereği hapis cezası 4 ay 10 güne indirildi. Çeşitli ertelemelerden geçen cezanın ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bıraktı. 26 Mart 1999’da cezasını çekmek üzere Kırklareli, Pınarhisar’daki Pınarhisar Cezaevi’ne girdi. 24 Temmuz 1999’da ise, tahliye edildi.
📷

Yasaklı döneminde Erdoğan

Anayasa Mahkemesi’nin, Fazilet Partisi’nin daimi olarak kapatmasının üzerinden çok zaman geçmemişti ki, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını başlattı. Kendilerini “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” olarak adlandırdıkları iki koldan yürüttüler bu süreci.
“Milli Görüşçü” olarak adlandırılan taraf, 20 Temmuz 2001’de, Recai Kutan’ın başkanlığında Saadet Partisi’ni; “değişimci” taraf ise, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Erdoğan, aynı zamanda partinin genel başkanlığına da seçildi.
“Biz milli görüş gömleğini çıkardık” demişti Erdoğan ve kullanılan bu ibare, muhafazakarların büyük tepkisini çekmişti. Bir yandan da sistemli bir çalışma içindeydiler. Yakında seçim vardı ve hazırlıklıydılar. 3 Kasım 2002’de düzenlenen seçimlerde Ak Parti yüzde 34,29 oy oranı ile birinci parti oldu.
Parti bu başarıları gösterirken, Erdoğan, siyasi bakımdan yasaklı olduğundan seçimlere katılamadı; milletvekili olamamıştı. 58. Hükümet, Abdullah Gül başkanlığında kuruldu.
Erdoğan, damarlarında akan kanda dahi siyasetin varlığını hissediyor olmalıydı. Duyduğu üzüntüyü içinde tutup, tekrar siyasi haklarına ulaşmanın yollarını arıyordu.
Siyasi yasağının kaldırılması için TBMM’ye yasa teklifi sunuldu. Aslında bu yasa değişikliği oy çokluğu ile kabul edilmişti, ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, tasarının, “özenle, somut ve kişisel” olduğu gerekçesiyle veto etti. Bir süre aradan sonra, yasa değiştirilmeden tekrar oylamaya sunuldu; meclis tekrar oy çoğunluğu ile kabul etti. Bu kez, Ahmet Necdet Sezer de onayladı. Erdoğan’ın milletvekili olmaması için artık hiçbir engel yoktu ve sağlam adımlarla ilerleyeceği yolunda daha elde edeceği çok başarı vardı. Bu henüz başlangıçtı.
Aynı dönemde, seçimlerde Siirt Milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğinin düşürülmesi, Erdoğan’a ani ve yeni bir kapı açtı. Siirt’teki seçimlerin tekrar yapılmasına karar verildi. AKP’nin ilk sıradaki adayı Mervan Gül adaylıktan çekildi ve Erdoğan, partinin birinci adayı olarak aldığı yüzde 85 oy oranı ile Siirt seçimlerini kazandı.
📷

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

Erdoğan, artık milletvekiliydi. Tüm gençliği boyunca hayalini kurduğu birçok şey için zorlu yollardan geçmiş olsa da, ilk önemli adımı atmıştı.
Sonrası Erdoğan için fazla hızlı ve başarı doluydu. Abdullah Gül, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Sezer’e, istifasını sundu. İstifası onaylanan Gül’ün ardından, Cumhurbaşkanlığından aldığı görevle, Erdoğan, genel seçimlerden yaklaşık 3 ay sonra, 59. Hükümeti kurdu.
Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan, kendisini destekleyen ya da desteklemeyen her bireyin sorumluluğunu taşıyordu ve belli ki bu sorumluluğu daha uzun yıllar taşıyacaktı. Ak Parti, 22 Temmuz 2007’de yapılan 23. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, aldığı yüzde 46,6 oy oranı ile milletvekili sayısını 341’e çıkardı. Bu aynı zamanda Erdoğan’ın ikinci kez başkanlık koltuğunu hak ettiği anlamına da geliyordu. Aynı durum çoğalarak üçüncü kez de tekrarlanacaktı.
12 Haziran 2011’de gerçekleştirilen 24. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi, aldığı yüzde 49,83 oy oranı ve 327 milletvekili ile Erdoğan’a üçüncü kez hükümet kurma yetkisini kazandırdı.
📷

Başkanlık sürecinde alt yapı çalışmaları

Özellikle İstanbul’dan yola çıkarak söylenebilir ki, ülkenin en büyük sorunları arasında ilk sıralarda alt yapı ve ulaşım gelmekteydi. Bu sebeple Erdoğan, başkanlığı sürecinde en çok eğilimi bu iki konuya gösterecekti.
2003 yılı sonunda düzenlenen verilere göre ülke genelinde bölünmüş devlet ve il yollarının toplam uzunluğu 4,387 km, otoyollar 1,714 km iken, 2013’e gelindiğinde bu veriler, sırasıyla 20,807 km ve 2,244 km olarak kayıtlara geçecekti. Erdoğan, devletin yönetiminde bulunduğu süre içerisinde, 2014 yılı itibarıyla 471 km’lik bölünmüş devlet ve il yolu inşası gerçekleştirecekti.
Örnekleyecek olursak, 1993’te yapımına başlanan Bolu Dağı Tüneli ve 2000’de başlanan Nefise Akçelik Tüneli, 2007’de tamamlandı. 2003-2014 arasında, devlet ve il yollarında 41,2 km uzunluğunda 84 tek tüp tünel, 86,9 km uzunluğunda 46 çift tüp tünel, otoyollarda 1 km uzunluğunda tek tüp tünel ve 21,1 km uzunluğunda 12 çift tüp tünel açıldı. Tüm yollarda ise, toplam 64,3 km uzunluğunda 151 tek tüp ve 135,8 km uzunluğunda 75 çift tüp tünel hizmete sokuldu.
2004’te, Türkiye’nin ilk deniz altı tüneli olan Maramaray’ın inşası başladı. İstanbul Boğazından geçen Marmaray, 2013’te tamamlandı. 2011’de Avrasya Tüneli ve Konak Tüneli’nin temelleri atıldı. Konak Tüneli, 24 Mayıs 2015’te açılırken, Avrasya Tüneli 20 Aralık 2016’da hizmete girdi. Bu iki tünel Türkiye'nin rüya projelerinin ilk ürünleriydi.
İlk hattı 2009’da Ankara-Eskişehir arasında açılan Yüksek Hızlı Tren, daha sonra birçok ile yayıldı.
2013’te İstanbul Boğazı üzerine üçüncü köprü olarak konumlandırılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapımına başlandı ve 26 Ağustos 2016’da köprü açıldı.
2002’de 25 olarak kaydedilen havalimanı sayısı, Erdoğan sürecindeki çalışmalarla 52’ye ulaştı. İstanbul’daki üçüncü havalimanı inşası ise, 2014’te başladı. Şimdilerde ise İstanbul 3. havalimanın, 29 Ekim 2018'de faaliyete geçmesi bekleniyor.
Erdoğan, Mart 2014 itibarıyla 18’i hidroelektrik santral olmak üzere, 268 baraj inşasına imza attı. Ayrıca, 138 ayrı yerleşim biriminde kentsel dönüşüm ile TOKİ öncülüğünde toplu konutlar yapıldı.
📷

Eğitim süreci

En son 2002’de 11.3 milyar TL olarak kaydedilen eğitime ayrılan bütçe, Erdoğan süreci ile 2014’te, 78.5 milyar TL’ye ulaştı.
Yönetim sürecinde birçok başarılı proje oldu. İlki, 2003’te UNICEF işbirliği ile başlatılan “Haydi Kızlar Okula” kampanyasıydı. Kızların okula gitmesini, eğitim seviyesindeki eşitsizliği noktalamayı amaçlayan bu projenin yürüttüğü kampanya sayesinde, 2002’de yüzde 87 olarak kaydedilen kız çocuğu okullaşma oranı, yüzde 96’lara kadar yükseldi. Bu Cumhuriyet tarihi için rekor bir rakamdı...
Bir ülkenin refah seviyesi kuşkusuz eğitim seviyesi ile paralel seyrediyordu ve eğitimin son durağı üniversitelerdi. 2003’te 70 olarak kaydedilen üniversite sayısı ilk 5 yılda 130’u geçmişti bile. Ülkenin 81 ilinin her birinde en az 1 üniversite oldu.
Sadece okul açmakla bitmiyordu elbet; bir de içinde yürütülen sistem adına bir şeyler yapılmalıydı. 2010’da başlatılan Fatih Projesi kapsamında çeşitli okullarda bazı sınıflara akıllı tahta koyarak işe başlandı. Teknolojinin nimetlerinden faydalanmak gerekiyordu tabii. Çocuklara da tablet bilgisayar dağıtımı başlatıldı.
Sonra 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren 4+4+4 eğitim sistemiyle 8 yıllık zorunlu eğitim, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitime çevrildi. Başta çok karşı çıkanlar, olmaz diyenler olsa da, çocuk dediğin bir genç ağaç, eğilmeyi bekliyordu. Artısıyla, eksisiyle aslında bu sistem, eğitimin insana zorunluluğunu vurguluyordu. Çünkü ne ilginçtir ki, insan dediğin varlık, zorunlu kılınmayan şeylerin pek heveslisi olmayabiliyordu…
📷

Ekonomik süreç

Ülkede, Ak Parti döneminden önce en son “Kara Çarşamba” olarak da bilinen 2001 Türkiye ekonomik krizi yaşanmıştı. Bu kriz, ülkenin beklenmedik ölçüde ekonomik daralmasıyla sonuçlandı. Dövizdeki yüksek artışa bankacılık sisteminin açmaza girmesi eklenmiş devlet büyük bir mali yükü sırtlanmak zorunda bırakılmıştı.
Bir algı var insanda; zengin hep zengin, fakir hep fakir. Uzun adam, nasıl olmuştu da insanların umudu oluvermişti. Yeni her zaman iyidir mottosunun ürünü müydü bu? 2003’te Erdoğan ülkenin Başbakanı olduğunda, yeninin her zaman iyi olduğunu kanıtlayan o can gelmişti sanki. Belki de karşılıklı güvenin getirisi dört koldan yapacaklarına odaklanan Erdoğan, 2003’ten 2009’a ekonomide büyük bir büyüme sağlamayı başarmıştı. Sayısal verilere göre bakarsak, bu yıllar arasında Türkiye’nin GSMH’si, dünya toplamının yüzde 1,11’inden, yüzde 1,3’sine yükseldi. Bu süreçte, Türkiye edindiği oranla, AB ülkeleri arasında en iyi performansı yakalamıştı. Ayrıca bu süre zarfında, Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’na olan borcu da bitirildi. Ve dahi Türkiye İMF olarak bilinen bu yapıya borç verebilecek ülkelerden biri olmuştu...
Bu başarı, Cumhuriyet’in kurulduğu zamandan bu yana edinilmiş en büyük başarılardan biriydi. Siyasi istikrar sağlandı, ekonomi güçlendi ve dolayısıyla sosyal refah seviyesi yükseldi. Uzun Adam, bu işi başarmıştı. Dönüp çocukluğunda köşede soğuk su satan Recep Tayyip’e teşekkür ediyor muydu acaba?
Çıkışlar kadar inişler de insanlar içindi. Uluslararası krizi takiben 2008’in son çeyreğinde, bir durgunluk başladı. Babalarınızdan sizin kulaklarınıza da yer etmiştir muhakkak; kemerleri sıkma zamanıydı. Durgunluk, 1 yıl sürdü. Türk ekonomisinde ciddi bir küçülmeye sebep olmuştu. İşsizlik oranı, yüzde 10’dan, yüzde 14’e yükseldi. Küresel bir ekonomik krizin etkileri Türkiye'de de kendini hissettirmiş ancak Türkiye güçlü ekonomik yaklaşımdan verilmeyen tavizler sayesinde bu krizi, tabir yerindeyse, ufak sıyrıklarla atlatmıştı. O dönem Erdoğan, bu küresel ekonomik krizin Türkiye'yi teğet geçeceğini söylemiş ve öyle de olmuştu.
Ülkede işler yeniden düzelmeye başlamış; 2010 ve 2011 GSYH, yüzde 9 ve yüzde 8’den daha fazla büyüme göstermişti. Türkiye’yi, Çin’den sonra dünyada en fazla büyüme gösteren ikinci ülke konumuna yükseltti. Bu büyüme, işsizlik oranının da, krizden önceki seviyelere düşmesini sağladı.
2011’de, cari işlemler açığı yüzde 10’luk oranla tarihinin en yüksek noktasına ulaştı; dünya rekoru kırmıştı. Türk Lirasının değeri de, aşırı sermaye girişinden etkilenerek yükseldi. Ak Parti, “Ekonomiyi yeniden dengeleme” başlığı altında bir uyum operasyonuna karar verdi. Bu proje etkisini şu rakamlarla gösterdi: Bütçedeki eğitim payı 2002’de yüzde 10 iken 2011’de yüzde 15’e yükseldi. Sağlık payı da yüzde 2.6’dan, yüzde 5.8’e yükseldi. Bu zaman zarfında GSYH reelde yüzde 50’den fazla yükseldiği için eğitim ve sağlık harcamalarının reel artışı, GSYH içindeki pay artışlarından daha fazla olmuştu.
submitted by oguzkra1 to RecepTayyipErdogan [link] [comments]


2020.07.03 02:00 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 3

akşam incide takılıyordum ki babam bini çıktı yanıma kapıyı tıklattı.. okan mı beyaz mı? diye sordum. ikisinin de amk aç kapıyı dedi. doğru cevabı verdiğinden açtım kapıyı. lan bu ne hal? diye bağırdı. ne var halimde? dedim. oğlum delirtme çıkar şunları diyor. taktığım sütyeni kastediyormuş amk.. bu herifin dar kafalılığı öldürecek beni. baba merve'ye aldım takmadı, o kadar para verdim. boşa mı gitsin? tasarruf yapıyorum dedim. tasarrufunu giberim diye bağırınca çıkarmak zorunda kaldım. tek tek tuvaletleri gezip boşa su akıyor mu? diye kontrol etmeyi biliyor oç. biz tasarruf yapınca suçlu oluyoruz. takacak ya bana, bahane arıyor. konuyu değiştirmek için zaman lerzan mutlu'yu ne kadar değiştirmiş, farkında mısın? diye sordum, giblemedi. böyle zekiliklerim vardır. aşırı bir tepki aldığımda olayı yumuşatmak için parlak zekamı devreye sokarım. ters ters bakıyor amk.. sen ne demeye geldin baba? dedim. demiyorum lan sana bir şey baba da deme bana amk dedi ve çıktı. oha amk itirafı kest. delirmek üzereydim.. babam kimdi benim amk? bu konuyu hemen açıklığa kavuşturmalı, incide arkamdan konuşulanları haklı çıkarmamalıydım.
not: lerzan mutlu annem olabilir.
hemen indim aşağıya sordum anneme. benim babam kim? dedim. mal mal konuşma git başımdan diyor. babam babam olmadığını iddia ediyor, kim benim babam cevapla çabuk, yoksa bida odama almam seni dedim. öyle deyince tırsmış olacak gitti babama sen ne dedin bu çocuğa? diye çıkıştı. ben biraz uzaklaştım, dayaktan korktuğum için. zaten duydum sonra babam yakışıksız ifadeler dillendiriyordu hakkımda. bunlardan bir gib çıkmayacaktı, kendi yöntemlerimle öğrenmeliydim. merve'nin yanına gittim. kapıyla küs olduğumuzdan ona bir şey söylemedim ve tıklattım. zaten onla harcayacak zamanım da yoktu. merve açtı kapıyı, ne var? dedi. önce benimle insan gibi konuşmasını, daha sonra göğüslerinin bir ara fotoğrafını çekmemiz gerektiğini, bir iş için lazım olduğunu tembihledim. git abi pff xs gibilerinden bir şey söyleyecek oldu, tuttum saçından. söyle, geçen saklayıp da söyleyemediğin şey neydi? benim gerçek babam kim? annem başka kimlere veriyor? dedim. sesi çıkmadı.. söyle çabuk yoksa nermin'in face profiline yine mesut yar'ın kilo vermeden önceki hallerinin fotoğraflarını atarım diye tehdit ettim, defol diye karşılık verdi. bu kız tam bir kevaşe.. artık anlaşılmıştı, aile içinden doğru cevap gelmeyecekti. bir an önce farklı yollara yönelmeliydim.
not: aradığım sorunun cevabı nermin'de olabilir.
sabaha kadar gözüme uyku girmedi. face'den, twitter'dan ve inci'den çeşitli duyurular yaptım. babamın kim olduğunu bilenlerin acil bana ulaşması gerektiğini yazdım. küfürle cevap verenlere gerekli tepkileri verip evden fırladım. 1. kata indim, yine o kadın çıktı. eşiniz evde mi? dedim. hayır dedi. oha bu saatte gelmedi mi hala? diye bağırdım. herif ağır tokmakçı amk evine bile uğramıyor. saçmalama işe gitti dedi. yemedim tabiki ama onla uğraşamazdım. sizin kocanız benim annemi gibmiş doğru mu? dedim. ne diyorsun sen defol git falan dedi küfür müfür bir şeyler saydırdı. dur kapatma kapıyı cevap ver dedim, kapattı huur kapıyı. annemin tadına varmış biri bu karıya katlanıyor olamaz deyip babamın bu adam olmadığına karar verdim. karşı komşu firuze teyzenin kapısını çaldım. eşiniz evde mi? diye sordum.. yok dedi. kocanızı kastediyorum, evde mi? dedim. yok evladım diye karşılık verdi. firuze teyze belanızı gibtirmeyin hepinizin eşi mi memur amk saat 8 buçuk deyince, bir şeylerden korkuyor olmalı ki kapıyı hakaret ederek kapattı. firuze teyzenin kocası ihtimalini aklımda tutmalıydım. firuze teyze bir şeyler saklıyor gibiydi. sıra 2. kattaki dairelere gelmişti.
not: 1. kattaki kadının adını hala bilmiyorum.
  1. kattakilerden birini tanıyorum da 4 numaraya hiç gitmemiştim. o yüzden önce tanıdığımdan başlayıp aradaki samimiyeti kullanmaya karar verdim. kapıyı çaldım, aramızdaki samimiyete olan inancından dolayı açtı kapıyı. aramızdaki samimiyete güvenerek nassın mehtap teyze görünmüyon? dedim. beni görmekten şaşırmış olacak ki ters ters baktı. kocanız annemi gibmiş doğru mu? diye sordum. sorgu tekniğidir bu, annem itiraf etmiş gibi yapıp lafı alacaktım ağzından. böyle zekiliklerim vardır. insanlara aklımla küçük oyunlar oynar, keskin zekam karşısında çırpınışlarını izlerim. lafı değiştirmek için terbiyesizlik yapma oğlum git işine hadi deyip kapıyı kapattı. bunların hepsi niye böyle davranıyor amk? 1 insan gibi sohbet edebilen olmaz mı koca apartmanda.. kocasından şüpheleniyor belli ki. bu ihtimali de cebe koyup 4 numaraya gittim. çaldım kapıyı benim yaşlarımda bir kız açtı. eşiniz evde mi? dedim. eşim yok benim, neden sordunuz? dedi. kocanızı kastediyorum hanımefendi, evde mi çabuk diye ısrar ettim. öğrenciyiz biz söyle ne söyleyeceksen diyor. bir an öğrenci ve kız olduğunu aklıma getirince çok heyecanlandım ve birkaç saniye aralıksız bakıştık. fakat benden hoşlanıyor olması, sorgu tekniğimden kaçabileceği anlsevgi gelmiyordu. babanız annemi bafilemiş doğru mu? dedim, gülüyor amk. oha bulmuştum galiba.. bu diğerleri gibi kapıyı kapatmamıştı. tabi bu benden hoşlanıyor olmasından da kaynaklanabilirdi ama gözlerinden babasını saklamak istediği gerçeğini okudum. bak dedim ayağını denk al, şahsi meselemizi sonra halledelim dedim ve babasının msn adresini istedim. uğraşamam senle deyip kapıyı kapattı. nihayet elime gerçekçi deliller geçmişti. ayrıca behzat ç'deki şule'den sonra ilk kez bir kızın benden hoşlandığını hissetmiştim. bu da olumlu bir gelişmeydi. neyse edindiğim bilgileri aklımda tutup 3. kattakileri sorguya çekmek vardı sırada.
    not: mehtap teyze ve erdal beşikçioğlu liseden sınıf arkadaşı olabilir.
  2. kattaki sinirli teyze biraz beni korkutsa da kapıyı çalmak zorundaydım. açtı ne var? dedi. olaya yumuşak girmek için natalie portman'ın léon'daki halini hatırlıyor musunuz? dedim. anlamadım? evladım işim var noldu? dedi. acelesi kendini ele veriyordu açıkçası. bu tavrı şüphelerimi artırmıştı. hanımefendi dalga geçmeyin benle, kocanız nerde? dedim. napacan kocamı? diyor. aklı sıra lafı değiştirecek oç. kadın biraz yaşlı olduğundan sorumu dikkatli sordum. muhterem beyefendinin validem ile vakt-i zamanında izdivaç ettiğini teferrüc ediyorum dedim. söylediğime cevap vermeyip lafı değiştirmeye çalıştı. annenin haberi var mı geldiğinden? dedi. sanane annemden oç deyip ondan önce kapıyı ben kapattım. sonra da açmadı oç. şüpheliler listeme eklenmekten kurtaramamıştı kocasını... karşı daireye geçtim. kapıyı tıklattım. kapıyı açan kadına ''oha siz burada mı oturuyordunuz? kapıcı sanıyordum sizi.'' dedim. ne diyorsun sen? falan bir şeyler geveledi. eşiniz evde mi dedim. yok bana söyle ne söyleyeceksen bebek içeride yalnız dedi. bebek kimden? diye sorunca biraz sinirlenip kapıyı kapattı. bu millet mal amk. babam tembihlemiş herhalde hepsine, konuşmayın demiş. bu adam tam bir oç, böyle bir şeyi benden saklayabileceğini nasıl düşünür? neyse şimdi gitmem gereken tek bir adres kalmıştı. firuze teyze.. fazla beklemeden bizim kata çıktım.
not: bebek önder açıkbaş'tan galiba.
bizim kata çıkıp firuze teyzelerin kapısını çaldım. firuze teyze kapıyı açınca bir şey söylemesine izin vermeden ''haykırmaaaak istiyoruoooğğmmmm konuşamıyorum'' eserini ilhan irem'in tarzıyla seslendirmeye başladım. bu daha samimi bir sohbet gerçekleştirmemizi sağlayabilirdi. noldu evladım yine? dedi. bakın firuze teyze sevişmek doğal bir şey ve insanın bir ihtiyacı. günümüzde yıldız tilbe bile sevişiyor dedim. oğlum git hiç sırası değil dedi. ne sırası değil? bu saatte görmeyin siz de şu işi kardeşim dedim. kapıyı kapatıyordu ki koydum ayağımı araya korkmasını sağladım. bildiğiniz gibi böyle çevikliklerim ve böyle zekiliklerim vardır. bu hareketimde iki yeteneğimi bir potada erittim. napıyorsun oğlum sen? git evine yürü dedi. eşiniz annemi emmiş doğru mu? dedim. anlamadığım birkaç arapça cümle söyleyerek kapıyı kapattı ve kafamı karıştırdığını sandı. fakat bu hareketleriyle kendini ele vermiş oldu. çünkü firuze teyzenin arapça bilme ihtimali çok düşüktü. böyle basit hamlelerle aklımı karıştırmayacağından şüpheliler listeme kocasını ekletmekten kaçamadı. yeterli bilgiyi toplamıştım. şimdi eve gidip taylor swift'in love story şarkısı eşliğinde bir durum değerlendirmesi yapacaktım. kapıyı çaldım, annem açtı. nereden geliyorsun? diye sordu. konuyu değiştirmek için defne joy foster öldü 3 gün yas tuttunuz, 30 şehit öldü şimdi neredesiniz? dedim. mal mal baktı, fırsattan istifade odamın yolunu tuttum.
not: ilhan irem, taylor swift'e kanye west'in yaptığı ayıbı yapmazdı.
harun kolçak posterimi ters çevirip duvara astım. şüphelilerin isimlerini, yaşlarını, duyabildiğim kadarıyla haftalık sevişme sayılarını yazdım. o sırada babam geldi, kapıyı tıklattı. gel lan kahvaltı yap dedi. yeterli eti cinim olduğunu, kapımın önünü derhal terk etmesse merdivenlerle konuşacağımı, bir daha onu üst kata çıkarmayacağımı söyledim. öyle deyince korkmuş olacak ki hiçbir şey demeden aşağı indi. elimdeki delilleri ve düşündüklerimi facebook, twitter, inci'de paylaştım. msn iletimi ''alem arka olmuş.'' yaptım. insanlardan yardım istedim. fakat herkes oçlik peşinde olduğu için gerekli küfürleri gerekli yerlere iletip sosyal ortamdan da umudumu kestim. neden herkes bana karşı amk bir anlasam... daha sonra kapım çalındı, gelen merveydi. şaşırdım amk hangi dağda kurt öldü? diye sorup biraz gülümsedim. abi açar mısın kapıyı? dedi. önce soruma cevap ver dedim. abi aç şu kapıyı diye bağırınca daha fazla sinirlendirmemek için kapıyı açtım ve hangi dağda kurt öldü? derken gerçek bir soru sormadığımı, kendisine bir espri yaptığımı belirttim. yoksa 12 yaşında kız nerden bilsin amk nerde kim öldü * böyle esprili anlarım vardır. sivri zekamla beklenmedik espriler yapar, insanları aralıksız güldürürüm. neyse derdin ne merve? sütyensiz birini odama almadığımı biliyorsun, acele et dedim. bir fotoğraf çıkarıp, abi bu iğrenç şeyi niye yatağımın altına koydun? dedi. o iğrenç dediği şeyin david fincher'ın 25 kare tekniği olduğunu ve fight club'ın final sahnesinde bulunduğunu belirttim. merve iyi kız, hoş kız da cahil biraz galiba.. bir daha yapma böyle şeyler yeter artık dedi. konuyu değiştirmek için bu yaşar nuri öztürk saba tümer'e neden bu kadar sinirli? diye sordum. aklı karışmış olacak ki cevap vermeden çıktı odadan. ben de işime bakmaya devam ettim.
not: helena bonham carter yaşar nuri öztürk'ten hoşlanıyor. ikisinin de 3 ismi var.
duvardaki yazdıklarıma bakarak bir süre düşündüm. daha sonra benden hoşlanan öğrenci kızla şükran teyzenin akraba olduklarını farkettim. bu da firuze teyzenin kocasının benim babam olma ihtimalini kuvvetlendiriyordu. indim aşağıya annem mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. anne firuze teyzenin kocasıyla nereden tanışıyorsunuz? dedim daha mevzuya girmeden. böyle zekiliklerim vardır. konuya farklı bir yerden girer, karşımdaki insanın aklımın oltasına düşmesini beklerim. fakat annem git başımdan, uğraşamam gibi basit kelimelerle beni başından atmaya çalıştı. yemedim tabiki, ama yine de çok üstüne gitmeden lafı ağzından alıyım diye kim kardashian'ın en küçük kız kardeşinin model olmak istediğinden bahsettim. yine aynı basitlikte cümlelerle lafı geçiştirmeye çalışınca kafasını karıştırmak için requim for a dream'in ne kadar overrated bir film olduğundan bahsettim ona. fakat kadına işlemiyordu. anlaşılmıştı, çözülmesi için biraz daha zaman vardı. ben de yukarı çıkıp biraz kafamı dağıtmalı, başka şeylere yoğunlaşmalıydım. bu kadar düşünmek bana bile fazla gelmişti. inci'ye girip semiha berksoy ferresi yolla diyene yolluyorum başlığı açtım. pek ilgi görmeyince twitter'a girip birkaç güldüren şaka yaptım. kimse rtlemeyince face'e girip liseden arkadaşım pelin'in duvarına halil sezai paracıklıoğlu senden hoşlanıyor yazdım. 2 dakika sonra kaldırdı gönderimi oç. herkes bana karşı amk böyle dünyanın necati ateş'ini gibiyim deyip uykuya dalmaya karar verdim ve yatağa yattım. bir an önce sabah olmasını ve planlarımı hayata geçirmeyi istiyordum.
not: pelin kim kardashian'ın erkek kardeşine veriyor. eminim...
sabah kalktım erkenden reserved ne demek ola ki amk? diye düşündüm biraz. daha sonra quentin tarantino'nun adını hatırlayamadığım bir filmine gönderme olduğuna karar verip işe koyulmayı tercih ettim. merve'nin odasına inip biraz kapıyla dertleşmek istedim, fakat cevap vermedi oç. tüm dünya bana karşı birleşmiş amk deyip eticin+cappy i mideye indirdikten sonra firuze teyzelerin daireye indim. kapıyı tıkladım, açan olmadı. fakat içerde ayak sesleri vardı amk uyuyor olamazlardı. böyle zekiliklerim vardır, şeytanı ayrıntıda arar, aklımı kullanarak yerinde gözlemler yaparım. açmaları için kapıyı daha sert vurmaya başladıktan sonra firuze teyze açtı kapıyı. bir şey dememe izin vermeden bak çıkacam söyleyecem artık sizinkilere yeter böyle oğlum, acıyorum ses çıkarmıyorum dedim. sen kimsin bana acıyorsun firuzan teyze? kocanı çağır dedim. adını firuzan olarak telaffuz ettim ki onu önemsemiyor gibi bir görüntü verip, karşımda ezilmesini sağlayım. böyle hınzırlıklarım vardır. kocamı çağırırsam dayak yersin, git bak dedi. babam değil mi? döver de, sever de.. karışmayın çağırın dedim. ne diyorsun oğlum sen, çık elimi belada koyma diyor oç. eğer kocasını çağırmassa zabıta ya da pakize suda'yı çağıracağımı belirttim. fakat kadın oralı olmadı.. yetmezmiş gibi kapıyı yüzüme kapattı. oğlunuz büyüyünce önder açıkbaş gibi olacak hepiniz oç siniz deyip bizim daireye çıktım. konuyu manevi babama açma vakti gelmişti.
not: reservedla ilgili filmde pakize suda oynuyordu galiba.
kahvaltı masasına oturup bir süre herkesin uyanmasını bekledim. o sırada abraham lincoln'ün annemle ne ilgisi olabilir? diye düşündüm. neyse ki ilk uyanan babam oldu. napıyon lan burda? uyumadın mı? dedi. uyuduğumu, çünkü beynimin en fazla uyurken geliştiğini belirttim. beynini gibiyim gibilerinden ucuz bir laf etti. bu adamın aklı sıra benle taşak geçmesi çok sinirlerimi bozuyor. manevi babam olduğunu öğrendikten sonra bıçaklamayı düşünmüyor değilim. neyse buna daha fazla takılmayıp onu popülasyon genetiğinin kurucuları ingiliz biyologlar ronald fisher ve j.b.s. haldane için 1 dakikalık saygı duruşuna davet ettim. giblemedi oç.. tabi ben hiç bozmadan duygulu bir 1 dakika yaşadıktan sonra konuya girmeye çalıştım. fakat bu oç döver diye yavaş yavaş bahsetmeliydim içimdekilerden. ilk insan ademse ya bu kızını gibti, ya da oğulları kız kardeşlerini? diyerek bir sohbet konusu açmaya çalıştım. sabah sabah sürünme yine.. diyince olayı mantık boyutundan şiddet boyutuna taşımamak için lafı uzatmadım. önce sevecen olmalıydım. bak dedim sen de bu yaşıma kadar büyüttün ettin, aç susuz koymadın eti cinim ekgib olmadı sağol dedim. ne diyon sen amk? diyor oç hala işin gırgırında. baba, bak hala baba diyorum sana. sen kim olduğunu söylemedin ama ben gerçek babamı buldum dedim. ilk başta şaşırdı, sonra zekama şaşırmış olacak ki hafif gülümsedi. kimmiş? dedi joe biden dedim. oç kahkaha atıyor karşımda. ne gülüyorsun amk baktım netten ben joe biden türkiye'yi başkan yardımcısı olmadan önce defalarca ziyaret etmiş dedim. oğlum bak sinirleniyorum, gibtir git diyor bana muallaknin evladı. hayır dedemi tanımasam manevi babama böyle söylememem gerektiğini düşünücem. ama biliyorum dedemi, kesin muallaknin evladı bu. az önce buraya gelip düşünmeye başlayana kadar firuze teyzenin kocası sanıyordum. o da bafiliyor annemi ama benim babam o değil, az önce düşününce farkettim dedim. ayağa kalktı bu hiçbir şey demeden üzerime yürüdü. şiddet çözüm değil, mantıklı ol. joe biden olmayacak da kim olacak? bunu daha önce düşünmemiş olmam saçma değil mi? diyecektim saç.. diyebildim. ağzıma burnuma daldı amk. bu kez farklı oldu biraz. 1 dişim kırıldı, gözüm 10 dakika içinde hafif morlaştı. elmacık kemiklerim çok acıyordu. vurdukça da kesmedi öncekiler gibi oç. neyse bıraktı gidiyordu sen benim maddi babam değilsin dövemezsin beni diye bağırdım. maddi o anlamda kullanılmaz gerizekalı diye yanıt verip odasına gitti. hmmmm bunu biraz düşünmeliydim.
not: ronald fisher, joe biden'ı duşta seyretmiş.
bir süre burnumdan yere damlayan kanları izleyip kafamda robert downey jr.'ın sherlock holmes performansını değerlendirdim. annem uyanmış amk o geldi ne oldu yine? ne bu halin? salim allah belanı versin deyip ağlamaya başladı. haltları sen yiyorsun, dayağını ben yiyorum anne dedim. ne yaptın yine gerizekalı? sorusuyla karşılık verdi. joe biden'ın babam olduğunu manevi babama söylediğimi belirttim. gözlerinden okudum bir yıllar öncesine gitti.. hiçbir şey demedi, ilk yardım gereçlerini getirdi. bunların yararı olmayacağını, acil bana merve'nin ojelerinin lazım olduğunu söyledim, takmadı. benim de kalkıp onları getirecek halim yoktu açıkçası. her tarafım acıyordu. daha sonra babam oç geldi annemle sırtladılar beni odama taşıdılar. güya şefkatli görünüp joe biden'ı aramama, onları terk etmeme engel olacak oç. ama yağma yok.. iyileştikten sonra ona gününü göstermeye karar verdim. gözlerim dolacak gibi oldu, kendimi tutmak için youtube'a girip harun kolçak'ın ''gir kanıma'' klibini izledim. biraz daha iyiydim.. biraz kafamı farklı şeylere odaklamam gerekiyordu yine. zeki insanların da dinlenmeye ihtiyacı vardır. o yüzden kafamdaki bir diğer önemli soru önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? ya yeniden cevap aramaya çalıştım. kendisinin okan bayülgen ile eşit iq'da olduğunda bir kez daha karar kıldım ama dediğim gibi bunu zaten biliyordum. bana daha farklı argümanlar lazımdı.
not: babam oç önder açıkbaş'a kızıyor, sinirini bizden çıkarıyor.
neyse google görsellerden ibrahim erkal fotoğraflarına bakıp sakinleştikten sonra youtube'a girip mustafa karadeniz kamera şakaları izledim. artık iyiydim... şimdi joe biden'a ulaşmak lazımdı. twitter'da kendisini followlayıp birkaç mention attım. facebook duvarıma joe biden beni bul, konuşmamız gerek yazarak telefon numaramı paylaştım. son olarak serkan inci'ye pm atıp beni joe biden ile tanıştırmasını rica ettim. bu ikilinin liseden arkadaş olduğunu düşünürken keşfetmiştim. her tarafım ağrıdığından aşağı inemezdim. anneme seslenip gelmesini söyledim. gelince robert plant'in vokalistliğini yaptığı efsane ingiliz rock grubunun ismini sordum. bilemedi cahil oç... yine de içeri aldım çünkü durum ciddiydi. annem içeri girince manidar olsun diye youtube'dan metin ışık'ın lay lay lom eserini açtım. böyle zekiliklerim vardır. yaptığım eylemlerle insanlara mesajlar verir, onları beynimin labirentlerine davet ederim. ne diyorsun söyle çabuk? bir ihtiyacın mı var? dedi. anne joe biden'a acil ulaşmam lazım. telefon numarası vardır sende, versene.. dedim. hiçbir şey demeden çıktı odadan oç. beni peydahlamayı biliyorsun. o zaman bazı sorulara da cevap vereceksin amk. neyse ben yeteri kadar zekiydim, kimseye ihtiyacım yoktu. açtım yeniden twitter'ı baktım beni ne followlamış, ne sorduğuma cevap vermiş. bu beni biraz üzdü. herkesten sonra onun da bana sırtını dönmesi fazla ağır olmuştu. tavrımı anlasın, kendine çeki düzen versin diye son kez ''followa follow aqar agaaaaaaa'' yazıp kendisini unfollowladım. baktım facebook'taki çağrıma da cevap verdiği yok, dikkat çekmek için gönderimin altına ''a tempest of siblings, business and fame engulf olympic decathlete bruce jenner and paparazzi fave kim kardashian as their huge hollywood families collide.'' yazdım. hani adam ingilizce biliyor ya.. o açıdan. böyle zekiliklerim vardır. her bireyi kendi başına, kendi şartlarıyla değerlendirip onları aklımın kapanına sokarım. inci'deki inboxım da hala boş olduğuna göre biraz daha beklemem gerektiğine, bu sırada hegel şükran teyze akrabalığının ne anlama geldiğini düşünebileceğime karar verdim.
not: mustafa karadeniz hegel'i çok komik şakalardı.
sağ dizimdeki, dirseklerimdeki ve elmacık kemiğimin üst kısımlarındaki morluklara merve'nin daha önce kaçırdığım ojesini sürüp biraz dinlenmeye çekildim. 2-3 saatlik bir uyku çektikten sonra inci'ye girdim. inboxım hala boştu. serkan inci'ye sen git hala fakir gibi dilen, bir işimize yardımcı olma oç yazdıktan sonra balkona çıkıp ela'nın gelmesini bekledim. bir kere de sözünde dur amk kızı yaralıyız bir de. tam 45 dakika bekletti. ben de daha fazla beklemedim ki tavrımı anlasın. böyle zekiliklerim vardır. gerekli durumlarda sinirimi beynimin kıvrımlarıyla harmanlayıp ortaya akıl ürünü, zekice tepkiler çıkartırım. kapım tıklandı, gelen manevi babammış. steven spielberg mü? david lynch mi? diye sordum. gibtirme onları bana aç şu kapıyı dedi. bu adamda gelişme var amk. bu ara hiçbir soruyu kaçırmıyor. doğru yanıtı duyar duymaz açtım kapıyı. buyur ne vardı? dedim. oğlum bir an aşırı sinirlendim, böyle olsun istemezdim, kusura bakma dedi. joe biden'a ulaşacağımı anlayınca arkaü tutuştu oç nin. yine de asıl niyetini anlamamazlıktan gelerek olur böyle şeyler baba dedim. aferin bak, yarak yarak konuşma adam ol şöyle diyor. güzel ortamı bozmamak, lafı değiştirmek için dostoyevski'deki st. petersburg tasvirleri başka kimde var allasen? diye sordum. aval aval baktı. bak baba dedim, madem yapıcı konuşuyoruz. ben önemli değilim, artık düşünme beni.. ben bakarım başımın çaresine dedim. aferin oğlum dedi. ama merve adına endişeleniyorum baba, face'den sınıfındaki erkek arkadaşlarıyla konuştum kimseyle sevişmemiş dedim. daha lafa devam edecektim kalktı gidiyor saygısız oç.. dur dedim nereye gidiyorsun amk? almayım ayağımın altına bak zor tutuyorum kendimi diyor. bu adamın pgibolojik desteğe ihtiyacı var amk. olur olmaz yerde dayak atmaya çalışıyor. merdivenlerden inerken annen yemek hazırladı getirsin odana söyleyim de dedi. annemden sanane oç deyip kapıyı kapattım, üzerine kitledim.
not: ela'yı david lynch'e yar etmem. niyetlerinin farkındayım ama bu asla olmayacak.
baktım face'e, twitter'a joe biden'dan hala ses yok. bu annem de 1 kere olsun adam gibi adama vermiyor amk. babam olma ihtimali olan herkes oç. neyse çıktı annem yemek getirdim aç kapıyı diyor. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? dedim. oğlum aç kapıyı uğraşamam senle diye karşlık verdi. fakat yağma yoktu. şu sorularıma bu evde artık cevap verilecek amk. ciddi bir şey soruyorum, önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? diyerek sorumu tekrarladım. buraya bırakıyorum yemeği alırsın dedi. açtım kapıyı pilav nohut var.. üzerine vişneli cappy döküp afiyetle yedim. tam hatırlayamadığım bir şeye sinirlenip boşların olduğu tepsiyi yatağın altına sakladım. harun kolçak'ın gir kanıma klibini izleyip sakinleştikten sonra yeniden joe biden'ı bulmanın yollarını aradım. birden joe biden'ın bizim apartmandaki öğrenci kızın akrabası olduğu aklıma geldi. o kızla hemen konuşmalıydım. evden çıkmama izin vermeyeceklerinden üst kattan sıvışmaya karar verdim. böyle zekiliklerim vardır. insanların benim üzerimde kurmaya çalıştıkları baskıya, onlara akıl oyunları yapıp, beklenmedik anda beklenmedik eylemlerde bulunarak cevap veririm. yürümekte zorlandığım için kızın katına inmem 15 dakikamı aldı. ama sonunda varmıştım. tıkladım kapıyı, açtı. konuya alakalı bir yerden girmek için bu model grubunun solisti neden spastik kız çocuğu taklidi yapıyor? diye sordum, gülümsedi. bu olumlu bir gelişmeydi, balık oltaya geliyordu. ne vardı? dedi. joe biden'ın telefon numarası lazım dedim. o kim? diyor amk. yeni nesil ecdadını akrabasını tanımıyor ayıp oç dedim. şaşırmış görünüyordu.. daha sonra anlamlı bir sosyal mesaj vermek için ''ecdad tarih yazmış, torun okumaktan aciz.'' diye bağırdım. ehehe ne kullanıyorsan aynısından istiyorum deyip kapıyı kapattı. oha! oha oha oha oha wowwww... ekşici lan bu dedim. espriyi kest dedim. telefon numarasını alamasam da kızın ekşici olduğu bilgisine ulaştım. bu da joe biden ile ekşiyi direk ilişkili kılıyordu. zaten daha önce şüphelendiğim bir durum olduğundan bir an önce odama çıkıp bunun üzerine düşünmeye karar verdim. yaklaşık yarım saat sonra kimseye farkettirmeden odamdaydım.
not: öğrenci kız geceleri evinde harun kolçak'ı misafir ediyor.
daha sonra odamda enrique iglesias'ın hero klibini izlerken joe biden-ekşi ilişkisini düşündüm bir süre. tüm bu karışıklığın arkasından roberto baggio'nun çıkabileceğini tahmin ediyordum. twitter'da ve facebook'ta durumumumu edit:imla diye güncellendim. birkaç film izledim beğenmedim, birkaç şarkı dinledim ağır eleştirdim. aralarına sızarsam belki daha kolay çözülürler diye düşündüm. böyle zekiliklerim vardır. insanlara yakın davranıp bana güvenmelerini sağladıktan sonra onları beynimin duvarlarına hapsederek istediklerimi vermelerini sağlarım. fakat 2 saat boyunca kimseden ses çıkmamıştı. merve'nin odasına inip konuyu kapıya açmaya karar verdim. indim aşağıya, bak dedim kapı; aramızda çeşitli gerginlikler, hoş olmayan olaylar yaşandı. gel geçmişe bir sünger çekelim. dedim. hiç cevap vermedi oç. yine de büyüklük bende kalmalıydı. eğer barışmak istersen ben odamdayım, harun kolçak dinleyip birbirimize el şakası yaparız dedim. tamam gibilerinden kolunu oynattı. merve açtı kapıyı.. napıyorsun abi burda? diyor. hiç dedim bir meseleyi hallettik. bak merve dedim kaç gündür babamı arıyorum ve kendisine ulaşmama ramak kaldı. ona ulaştıktan sonra sizi terk edecem. aklım sende kalarak gitmeyim, şu aldığım sütyenleri kullan artık dedim. bak çağırırım babamı? diye tehdit ediyor oç. hemen konuyu değiştirdim. bu egemen bağış ne komik adam değil mi? seviyorum vallahi dedim. o kim abi diyor cahil oç. hem sütyensizsin, hem cahil daha fazla muhattap olamam deyip odayı terk ettim. giderken kapıya selamımı çaktım. daha sonra apartmandaki daireleri gezip behzat ç. izleyip izlemediklerini sordum. verilen cevaplara göre apartmandaki oçlik oranını hesapladım. sonuçlar beni üzmüştü.
not: roberto baggio ve akbaba aynı kızdan hoşlanıyorlar.
ertesi gün akşsevgi kadar incide takıldım, eti cin yedim, ela'yı bekledim vs.. akşam olduğunda aşağı indim. herkes salondayken mandalina aşıracaktım. sesimi duymuş olacaklar ki manevi babam salona çağırdı, gittim. ne vardı? dedim. gel yanımızda otur, dizi izleyelim dedi. arkaü tutuştu oç nun.. yine de annemin hatırına oturdum. hiç ağzımı açmadan 20 dakika bekledim. daha sonra fatmagül'ün teyzesine sinirlenip masanın üstündeki bardağı televizyona fırlatınca babam elinin tersiyle suratıma bir tane yapıştırıp odadan kovdu. üvey baban mı var derdin var amk.. neyse odama çıkıp bir süre astrofizik üzerine düşündüm, hubble ultra derin alanını seyrettim. bundan da sıkılınca şükran teyzelerin kapısını çalmak için üst kattan sıvıştım. kapıyı tıkladım, şükran teyze açtı. oo nasılsın şükran teyze, mehmet amca yok mu? dedim. var içeride demeye kalmadı o oç da geldi. kapat kapıyı şükran diyor oç.. mehmet amca babam karınızı tokmaklıyorsa sorunu onla çözün, zaten kendisi öz babam bile değil dedim. git elimden kaza çıkacak diyor amk oğlu. neyse alt kata benden hoşlanan öğrenci kızın dairesine indim, kapıyı tıklatınca hemen açıyor. bu çok iyi bir özellik. insan ilişkilerinin etik kuralları gereği naber? dedim. iyi canım sen diyor. bu da hemen atacak kapağı oç.. ağırdan al kızım. evlenecez demedik. canım manım ne ayaksın? neyse kardeşimin pedi bitmiş de sizden alabilir miyiz? dedim. tabi dedi. ama mümkünse kullanılmış olsun diye rica ettim. öyle deyince bir döndü kaç yaşında senin kardeşin? diyor. ne alakaysa amk bu kızın kafada bir kırıklık var. 12 ne oldu da? dedim. kapıyı yüzüme kapattı. amk sen bana naz yapacan diye kardeşim zor durumda kalacak bencil oç. ilişkimizle ilgili meseleleri bire bir halledelim kızı niye mağdur ediyorsun? bunları söylemek için kapıyı bir kez daha tıkladım, yine açtı sağ olsun. konuya farklı yerden girip tepkisini azaltmak için plüton'a da çok ayıp ettiler ha.. dedim. ya arkadaşım ne istiyorsun benden? dedi. 1 ped rica ettik küfretmediğin kaldı. aramızdaki sorunları baş başa halledelim, şimdi pedi ver dedim. annenle tanışıyoruz, ona bir bir söyleyecem bunları deyip kapıyı kapattı. sanana annemden oç deyip kapıya bir tekme attım ve ben de yukarı çıktım. manevi babam çağırdı yanına, gittim. he dedim, noldu? haftaya azize halanlar geliyormuş, 1 hafta kalacaklar dedi. burcu bakireyse almam eve deyip odama çıktım. azize halam ilginç bir kadındır.. daha önce mehmet amca ve 1. kattaki kadının kocasıyla kısa süreli ilişkiler yaşadı, yürütemedi. gençliğinde mehmet demirkol ile 2 yıllık bir beraberlik yaşamış. şimdi bizim süleyman enişteyle evli görünüyor.
not: benim manitanın babasıyla süleyman eniştenin sık sık öpüştüğünü duydum.
halamların geleceği gün erkenden kalktım. vücudumun kıldan muzdarip yerlerini tıraş ettim. duşumu alıp, kolonyamı sürdükten sonra artık hazırdım. annemler aşağıda hazırlıkları tamamlamıştı. annem geleceklerinden dolayı baya sevinçli görünüyor ama eniştemin gelmediğinden haberi yok herhalde. 2 yıl önce yazlıklarına gittiğimizde eniştemle mutfakta buluşuyorlardı. gözlerimle gördüm.. neyse kapı çaldı indim hemen aşağı. halamlar geldiler falan, burcu ve ekrem de gelmişti. ekrem oç benim hasmım.. benden nefret ediyor biliyorum. yine de burcu'nun hatrına ona katlanmak zorundayım. neyse halamın elini öptüm burcu'yu öptüm falan. tokalaşma merasimi vs.. merve malıyla burcu bir garip hareketler yapıyorlar, ilginç sesler çıkarıyorlar falan. ne yapmak istediklerini tam anlamadım ama sonunda sarıldılar da olay tatlıya bağlandı allahtan. neyse salona geçtik biraz sohbet etmek için. annem açlığınız var mı? diye sordu. ne biçim soru soruyorsun anne, yıllardır giriş katında kirada oturuyorlar? dedim. sen sus diye yanıt verdi. bu kadın tam mal ya.. neyse sen nasılsın oğlum? diye sordu halam. iyiyim hala kız arkadaşım ve yeterli eti cinim var. sen nasılsın? dedim. biz de iyiyiz çok şükür dedi. nasıl iyisin hala? burcu'nun hala göğüsleri büyümemiş. ne rahat insanlarsınız? dedim. babam gibtir ol git gelme buraya diye kolumdan sürükleyerek odadan kovdu. oç 2 dakika hasret gidermemizi de kıskandı. gerçek babam olmadığını sanırım halam da bilmiyor. telaşı ondan... neyse merve'lerin odasına gidip burcu ile merve'yi beklemeye karar verdim. beraber yatacaklardı çünkü.. onlarla etraflıca bu göğüs meselesini konuşmalıydım. gittiğimde kapı kilitli değildi, girdim içeri. kapıyla 5 dakika kadar sohbet ettikten sonra merve ile burcu geldi. kevaşe merve abi ne işin var burda? çık diyor oç. bekle dedim burcu'ya bir şey sormam lazım. sor abi dedi burcu. ekrem hala kızgın mı bana? dedim. niye ki? dedi. ben ten kol saatini cinsel uzvuma taktığımdan beri bana hep ters davranıyordu dedim. yok abi seviyor seni dedi.. oç ekrem o imajı yaratmış ailesinde bilerek.. böyle şeytanlıkları vardır. asıl düşündüğünü son ana kadar söylemeyip, olayların istediği gibi şekillenmesini ister. açıkçası ekrem'den korkuyordum ve bu konuyu annem benim için çözmeliydi. gittim mutfağa annemi yanıma çağırdım. korkumu belli etmemek için konuya farklı yerden girerek okul filmi vardı taylan biraderlerin, sinem kobal oynuyordu. ne korkmuştuk değil mi? dedim. cevap vermiyor oç.. bak anne dedim bu ekrem beni üzüyor. garip hareketleri var deli gibi bir çocuk bu. ayrıca biliyorum ki benden kurtulmanın planlarını yapıyor, benden nefret ediyor dedim. saçmalama oğlum 8 yaşında çocuğun senle ne derdi olsun? diyor oç. ölsem gitsem umurlarında değilim.
not: ekrem okul filminden daha korkunç.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.06.29 12:49 SNOOPERES sınıfım tam normi yhea

NORMİ SINIFIMA DESTANSI TROL YAPTIM. Sınıfım NORMİlerle dolu! Bende onları trolledim. Size baştan anlatiyim. Buumır sınıf öğretmenimiz eşya odasına bişey almaya gitmişti. Bende tahtaya STONKS ADAM resmi yapıştırıp yanınada ÖrTmEn yazmaya karar verdim. İnş tutar diye geçirdim içimden. Önde oturanlardan biri “Hoca gelicek salak napıyosun?” diye bağırmaya başlayınca “Anneni” dedim ve hemen arkasından “destırakşın 100” diyede eklemeyi unutmadım. Gülmekten karnıma sancılar girmiş bildiğin yerde kıvranıyorum, sınıftaki normiler anlamıyo tabi yaptığım komik göndermeyi. Sonra yanımda telefonunu kurcalayan bi kız görünce ne yapıyo bakiyim dedim. Bi baktım instagramda burdurlandtan çalınmış memlere bakıyo. “İNSTANORMİYİ BULDUM!! REDİT KULLAN SENİ KIRİNÇ NORMİİİİİİİİİİ” diye bağırmaya başladım buna. Kimsede meme kültürü falan yok belliki, bana mal mal baktılar. Kızın şaşkınlığı geçince bana “Ne diyosun be sananeki istediğimi kullanırım” dedi. Bende bi porçay göndermesiyle cevap verdim. “SİKTİRGİT (porçay göndermesi geliyo) AMINA KODUMUN EVLADI”. Sınıftakiler bana bağırmaya ve gerizekalı demeye başladı çünkü memleri bilmiyolardı. Buumır sınıf öğretmenimiz geri geldi ve STONKS ADAMı görünce şunlar oldu. Hiçikmse: Öğretmen: Kim yaptı bunu? Bne: Erkan. Öğretmen: Erkan kim? Bunu duyunca ben sjsjsjsjsjsjsj ve xdxdxdxdxd şeklinde kahkahalar atmaya başladım (sj ve xd gülmeyi ifade eder, tüm redditçilerin bildiği gibi sadece kırinç normiler gülmek için o kanser emojileri kullanır). Sınıf öğretmenimiz hakkaten tam kırinç bi buumırdı, olup bitenden hiçbişey anlamamıştı. Bunun üstüne öğretmen bütün sınıfa öğleden sonra ceza verdi. Yanımdakine dönüp “dis lidıl manevra iz gana kost as öğleden sonrası” dedim. Herkes bana kızgındı. Yaptığım şeyin destansılığını göremiyolardı. Keşke daha çok insanın meme kültüründen haberi olsaydı. Bayaa kızmışlar heralde okuldan sonra herkes bana küfredip otistik diyodu. PANİK. Ama planımı yapmıştım bile. KALM. Onlara dark hümor yapıp gönüllerini alıcaktım. Yanımdakine döndüm ve “u/aynenconvaynen goin dark” deyip bahçedeki kız grubunun arasına daldım. Önce bi öksürüp boğazımı temizledikten sonra tüm grubun duyabileceği şekilde “Allah yok din yalan” dedim. Aptal feminaziler (yine bi porçay göndermesi) onlara tecavüz falan ediceğimi düşünmüş olmalılar benden uzaklaşmaya başladılar. Hemen ardından yahudi arkadaşıma sabun kullanırken kendisini kötü hissedip hissetmediğini sordum. Bana sanki onları sabun yapan hilter deyilde benmişim gibi baktı (tarih bilginiz yoksa söyliyim hiltler yahudileri yakan komk bıyıklı adam). Belliki arkadaşıma mizahım çok dark gelmişti. Dark hümordan anlayan birini bulaMEDİC dedim kendi kendime. Şimdi rasladığım insanlara “porçay porçay porçaaaay” diye sesleniyorum belki meme kültürü olan birisi çıkar diye ama galba çevremde kültürlü tek insan benim.
submitted by SNOOPERES to Jelibonselami [link] [comments]


2020.06.22 02:50 karanotlar Walter Benjamin: İktidar sahipleri, daha önce galip gelenlerin mirasçılarıdırlar

Walter Benjamin: İktidar sahipleri, daha önce galip gelenlerin mirasçılarıdırlar
https://preview.redd.it/pcgwb72ezc651.jpg?width=135&format=pjpg&auto=webp&s=0aaef46ee09bf3ca7a4d411594e9d334377b930c
Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız “olağanüstü hal”in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarih sel bir kural saymalarıdır.
Tarih Kavramı Üzerine: “Gerçek bizden kaçmayacaktır”
I Hep söylenegeldiğine göre, bir otomat varmış ve bu öyle yapılmış ki, bir satranç oyuncusunun her hamlesine, kendisine partiyi kesinlikle kazandıracak bir karşı hamleyle yanıt verirmiş. Geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında, sırtında geleneksel Türk giysileri bulunan, nargile içen bir kukla otururmuş. Aynalardan oluşan bir sistem aracılığıyla, ne yandan bakılırsa bakılsın, masa saydammış gibi görünürmüş. Gerçekte ise masanın altında, satranç ustası olan kambur bir cüce otururmuş ve kuklanın ellerini iplerle yönetirmiş. Bu mekanizmanın bir benzerini felsefe alanı için tasarımlayabilmek olasıdır. Bu bağlamda sürekli kazanması öngörülen, “tarihsel maddecilik” diye adlandırılan kukladır. Bu kukla, bilindiği üzere, günümüzde artık küçük ve çirkin olan, kendini göstermesine de izin verilmeyen tanrıbilimi de hizmetine aldığı takdirde, herkesle rahatça başa çıkabilir.
II “insan doğasının en ilginç özelliklerinden biri”, der Lotze, “… bireyin bunca bencil oluşuna karşın, her şimdiki zamanın kendi gelecek zamanı karşısında kıskançlıktan bunca yoksulluğudur.” Bu düşüncenin götürdüğü sonuç, içimizde oluşturduğumuz mutluluk tasarımının tümüyle belli bir zaman parçasının, yani kendi varlığımızın akışının bizim için yalnızca bir kez öngörmüş olduğu zaman parçasının rengini taşıdığıdır, içimizde kıskançlık uyandırabilecek mutluluk, yalnızca soluduğumuz havada vardır, konuşmuş olabileceğimiz insanlarla, bize kendilerini vermiş olabilecek kadınlarla söz konusudur. Başka deyişle, mutluluk tasarımı içersinde, kaçınılmaz olarak, bir tür ilahi kurtuluşun titreşimleri de vardır. Tarihin konu edindiği, geçmişe ilişkin tasarım için de bu, böyledir. Geçmiş, kendisini kurtuluşa yönelten gizli bir dizini de beraberinde taşır. Zaten bizden öncekilerin içinde yaşadıkları havadan hafif bir esintiyi biz de duyumsamaz mıyız? Kulak verdiğimiz sesler içersinde, artık susmuş olanların yankısı da yok mudur? Kur yaptığımız kadınların hiçbir zaman tanıyamadıkları kız kardeşleri olmamış mıdır? Böy- leyse eğer, o zaman geçmiş kuşaklarla bizimkisi arasında gizli bir anlaşma var demektir. O zaman demektir ki, bizler bu dünyada beklenmişiz. O zaman, bizden önceki her kuşağa olduğu gibi bize de zayıf bir Mesih gücü verilmiştir ve bu güç üzerinde geçmişin de hakkı vardır. Bu, bedeli ucuz ödenebilecek bir hak değildir. Tarihsel maddeci, bunu bilir.
III Olayları, aralarında büyük ve küçük ayrımı gütmeksizin anlatan vakanüvis, bir kez olmuş hiçbir şeyin tarih açısından yitip gitmiş sayılamayacağı gerçeği doğrultusunda davranmış olur. Doğal olarak, ancak bütünüyle kurtuluşa erebilmiş bir insanlık geçmişine de bütünüyle sahip olabilir. Anlatılmak istenen, şudur: Ancak kurtuluşa ermiş bir insanlık için geçmişi, her anıyla alıntılanabilir nitelik kazanmıştır. Yaşanmış anlarından her biri, gündemdeki bir alıntıya dönüşmüştür – mahşer gününün gündeminde olan bir alıntı.
IV Önce yiyeceğinizi ve giyeceğinizi ararsanız eğer, cennetin kapıları önünüzde kendiliğinden açılacaktır. HEGEL, 1807
Marx’ın öğretisi doğrultusunda eğitilmiş bir tarihçinin sürekli göz önünde bulundurduğu sınıf kavgası, ilkel ve maddi şeyler uğruna, başka deyişle inceliğin ve tinselliğin onlarsız düşünülemeyeceği şeyler uğruna yapılan kavgadır. Bununla birlikte inceliğin ve tinselliğin sınıf kavgası içersindeki varlıkları, zaferi kazanana düşecek bir ganimet tasarımından farklıdır. Sözü edilen kavga içersinde bunlar, geleceğe güven duygusu ve yüreklilik olarak, mizah duygusu, kurnazlık, yılmakbilmezlik olarak canlıdırlar ve geride kalmış uzak zamanları da etkilerler. Bunlar, iktidar sahiplerinin her zaferini sürekli olarak yeniden sorgulayacaklardır. Tıpkı çiçeklerin başlarını güneşe çevirmeleri gibi, geçmiş de, gizli bir güneşe yönelimin etkisiyle, tarihin göklerinde bugün yükselmekte olan güneşe dönmek çabasındadır. Tarihsel maddeci, değişimlerin bu en göze çarpmayanını anlamak zorundadır.
V Geçmişin gerçek yüzü hızla kayıp gider. Geçmiş, ancak göze göründüğü o an, bir daha asla geri gelmemek üzere, bir an için parıldadığında, bir görüntü olarak yakalanabilir. “Gerçek bizden kaçmayacaktır.” – Gottfried Keller’e ait olan bu söz, tarihselciliğin kendi tarih anlayışı içersinde tarihsel maddeciliğe yenik düştüğü noktayı tam olarak göstermektedir. Çünkü bura da, geçmişte kendisinin de düşünülmüş olduğunun bilincine varmayan her şimdiki zaman’la birlikte, bir daha geri getirilme si olanaksız biçimde yitip gitme tehlikesiyle karşılaşan bir görüntünün varlığı söz konusudur. Geçmişi tarihsel olarak dile getirmek, o geçmişi ‘’gerçekte nasıl olduysa, öyle” bilmek değildir. Buna karşılık, bir tehlike anında parlayıverdiği konumuyla, bir anıyı ele geçirmek demektir. Tarihsel maddecilik için önemli olan, geçmişe ilişkin bir görüntüyü, tehlike anında tarihsel özneye ansızın gözüktüğü biçimiyle korumaktır. Tehlike, hem geleneğin varlığına, hem de o geleneğin seslendiklerine yöneliktir. İkisi için de aynı tehlike, yani kendini egemen sınıfların bir aracı kılma tehlikesi vardır. Her çağda yapılması gereken, geleneği, onu alt etmek üzere olan konformizmin elinden bir kez daha kurtarmak için çaba harcamaktır. Çünkü Mesih, yalnız kurtarıcı olarak gelmez; şeytanı alt eden sıfatını da taşır. Geçmişteki umut kıvılcımını körükleyerek tutuşturma yeteneği, yalnızca geçmişi özümsemiş tarihçide bulunabilir; düşman galip geldiğinde, ölüler bile kendilerini bu düşmandan kurtaramayacaklardır. Ve bu düşman daha zafer kazanmayı sürdürmektedir.
VI Acıların yankılandığı bu vadideki karanlığı ve büyük soğuğu düşün. BRECHT, Üç Kuruşluk Opera
Fustel de Coulanges, geçmiş bir dönemi yeniden kafasında canlandırmak isteyen tarihçiye, tarihin o dönemden sonraki akışına ilişkin tüm bildiklerini düşüncelerinden uzaklaştırmasını öğütler. Tarihsel maddeciliğin ilişkilerini kestiği yöntemi bundan daha iyi belirleyebilmek, olanaksızdır. Bu, bir özdeşleyim yöntemidir. Bunun kaynağı, yüreğin üşengeçliğidir, acedia’dır (umursamazlık); bu üşengeçlik, yalnızca bir an için parlayıveren gerçek tarihsel görüntünün üzerinde egemenlik kurulmasında duraklamaya yol açar. Ortaçağın tanrıbilimcileri, bu yürek üşengeçliğini hüznün gerçek kaynağı sayarlardı. Bu hüzünle tanışmış olan Flaubert, şöyle yazar: “Kartaca’yı yeniden canlandırabilmek için ne kadar hüzne katlanmak gerektiğini pek az kimse kestirebilir.” Tarihselciliği izleyen tarihçinin aslında kiminle özdeşleştiği sorulduğu takdirde, bu hüznün doğası açıklık kazanır. Sorunun yanıtı, kaçınılmaz olarak galip gelenle özdeşleşildiğidir. Gelgelelim belli bir dönemin iktidar sahipleri, daha önceki bütün galiplerin mirasçılarıdırlar. Bu durumda galip gelenle özdeşleşme, her zaman tüm iktidar sahiplerinin işine yaramaktadır. Bu söylenenler, tarihsel maddeci için yeterlidir. Bugüne değin zafer kazanmış kim varsa, bugün iktidarda olanları bugün yere serilmiş olanların üstünden geçiren zafer alayıyla birlikte yürümektedir. Savaş ganimeti de, âdet olduğu üzere, bu zafer alayıyla birlikte taşınmaktadır. Bu ganimet, kültür varlıkları diye adlandırılmaktadır. Tarihsel maddeci, bunları arada bir uzaklık bırakarak izleyen gözlemci kimliğindedir. Çünkü önünde kültür varlıkları diye gördüklerinin hepsi, insanın tüyleri ürpermeksizin düşünemeyeceği bir kaynaktan gelmektedir. Bunlar varlıklarını, yalnızca onları yaratan dehalara değil, ama aynı zamanda o dehaların çağdaşlarının adı anılmayan angaryalarına borçludur. Kültür alanında hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliğini taşımasın. Böyle bir belge nasıl barbarlıktan arınmış değilse, belgenin kuşaktan kuşağa geçişini sağlayan gelenek süreci de barbarlıktan uzak sayılamaz. Bundan ötürü tarihsel maddeci, sözü edilen gelenekten olabildiğince uzaklaşır. “Tarihin tüylerini tersine fırçalamayı”, kendisi için görev sayar.
VII Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız “olağanüstü hal”in gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır. O zaman gerçek anlamda olağanüstü hal’in oluşturulması, gözümüzde bir görev niteliğiyle belirecektir; böylece de faşizme karşı yürütülen kavgadaki konumumuz, daha iyi bir konum olacaktır. Faşizmin bir şansı da, faşizme karşı olanların onu ilerleme adına tarih sel bir kural saymalarıdır. Yaşadıklarımızın yirminci yüzyılda “hâlâ” olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu şaşkınlık, kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilme sürecinin başlangıcını oluşturamaz.
VIII Uçmaya hazırdır kanatlarım dönmek isterdim elbet geriye çünkü o zaman canlı olarak bile kalsaydım azalırdı şansım yine de. GERHARD SCHOLEM, Angelus’tan Selam
Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır.
IX Manastır kurallarınca, rahipler üzerinde derin düşüncelere dalsınlar diye saptadıkları konuların görevi, rahipleri dünyadan ve dünyada olup bitenlerden uzaklaştırmaktı. Burada izlediğimiz düşünce biçimi de benzer bir amaçtan kaynaklanmıştır. Faşizmin karşıtlarının, umut bağladıkları politikacıların yere serildikleri ve yenilgilerini, kendi davalarına ihanet ederek, daha da pekiştirdikleri bir anda bu düşünce biçiminin amacı, politika dünyasını bu hainlerin ağzından kurtarmaktır. Gözlerimizin çıkış noktası, bu politikacıların ilerlemeye olan körü körüne inançlarının, kendi “kitle temellerine” duydukları güvenin ve son olarak da kendilerini tam bir köle tutumuyla, denetlenmesi olanaksız bir aygıtın dişlilerine dönüştürmelerinin, aynı şeyin üç ayrı yönünü oluşturduğudur. Bu gözlem, sözü edilen politikacıların savunmayı sürdürdükleri düşünceyle her türlü ortaklıktan kaçınan bir tarih anlayışının, bizim alışılmış düşünce biçimimize ne denli pahalıya patlayacağı konusunda bir fikir vermeye çalışmaktadır.
X Başlangıçtan bu yana sosyal demokraside var olan konformizm, sosyal demokrasinin yalnız siyasi taktiklerine değil, ama ekonomik düşüncelerine de bulaşmıştır. Bu konformizm, daha sonraki çöküşün nedenlerinden biridir. Hiçbir şey Alman işçi sınıfını, kendisinin de akıntıyla birlikte yüzdüğü düşüncesi kadar yozlaştırmamıştır. Bu sınıf, teknik gelişmeyi birlikte yüzdüğü akıntının bir çavlanı saydı. Buradan, teknik ilerlemeye götürdüğü söylenen fabrika çalışmasının siyasal bir edim olduğu yanılsamasına uzanan yol, artık yalnızca bir adımlıktı. Eski Protestan çalışma ahlâkı, Alman işçi sınıfı saflarında, laik bir görünüm içersinde dirilişini kutlamaktaydı. Gotha Programı, bu kargaşanın izlerini taşımaya başlamıştır bile. Bu program, emeği “tüm zenginliğin ve kültürün kaynağı” diye tanımlar. Kötü bir şeyler sezen Marx, buna verdiği yanıtta, çalışma gücünden başkaca mülkü bulunmayan insanoğlunun “zorunlu olarak, kendilerini mülk sahibi konumuna getirmiş… öteki insanların kölesi olacağını” söylemiştir. Ama kargaşa, bundan etkilenmeksizin yaygınlaşmayı sürdürdü ve kısa süre sonra Josef Dietzgen, şunu ilan etti: “Emek, yeniçağın Mesihinin adıdır… Zenginlik… emeğin geliştirilmesidir ve bu zenginlik, şimdiye kadar hiçbir kurtarıcının başaramadığını başarabilir.” Emeğin ne olduğuna ilişkin bu ilkel-Marksist kavram, çalışanların, bu çalışmanın ürününü denetleyemedikleri sürece, ondan nasıl yararlanabilecekleri sorusu üzerinde fazla durmaz. Bu kavram toplumsal gerilemeleri değil, yalnızca doğaya egemen olma yolunda atılan adımları gerçek diye benimsemek ister. Sonradan faşizmin çatısı altında ortaya çıkacak olan teknokrat çizgiler, bu kavram içersinde belirginleşmiştir. Bu çizgilerden biri de, 1848 Devrimi’nden önceki sosyalist ütopyaların doğa kavramıyla gelecek için hiç de iyi şeyler vaat etmeyen bir farklılık sergileyen doğa kavramıdır. Yeni anlayışa göre emek, doğanın sömürülmesi amacına yöneliktir; bu durum naif bir tatmin duygusuyla, emekçi sınıfın sömürülmesiyle karşılaştırılır. Fourier gibi biriyle alay edilmesine malzeme sağlamış fantaziler, bu pozitivist anlayışla karşılaştırıldığında şaşırtıcı biçimde sağlıklı gözükmektedir. Fourier’ye göre iyi bir yapıya kavuşturulmuş toplumsal emeğin sonucunda dünyamızın gecesi, dört ay tarafından aydınlatılacak, kutuplardaki buzlar geri çekilecek, denizin suyu artık tuzlu bir tat taşımayacak ve vahşi hayvanlar insanların hizmetine gireceklerdi. Bütün bunlar, doğayı sömürmek şöyle dursun, olası yaratılar niteliğiyle o doğanın kucağında uyuklayanları uyandırabilecek bir emeği sergilemektedir. Yozlaşmış bir emek kavramının çerçevesine, onun tamamlayıcısı olarak, Dietzgen’in deyişiyle “bedavadan var olan” doğa da girer.
XI Tarihi gereksiniyoruz, ama bilginin bahçesinde aylak aylak gezinen bir şımarığınkinden farklı bir biçimde. NIETZSCHE, Tarihin Yaşam için Yararı ve Zararı Üzerine.
Tarihsel bilginin öznesi, kavga eden, ezilen sınıfın kendisidir. Marx’ta bu sınıf, özgürlük hareketini kuşaklar boyunca ezilmiş olanlar adına tamamlayan, öz alan, köleleştirilmiş son sınıf olarak ortaya çıkar. “Spartaküs Hareketi”yle kısa süre için bir kez daha gerçeklik kazanacak olan bu bilinç, sosyal demokrasiye eskiden beri itici gelmiştir. Sosyal demokrasi otuz yıllık bir süre içersinde, bir önceki yüzyılı yerinden oynatmış olan bir adı, bir Blanqui’nin adını neredeyse tümüyle silmeyi başardı. İşçi sınıfına gelecek kuşakların kurtarıcısı rolünü yükleyerek, kendini öne çıkarmayı yeğledi. Böylece bu sınıfın en büyük güç kaynağını kurutmuş oldu. İşçi sınıfı bu okulda hem nefreti, hem de özveri istencini unuttu. Çünkü bunların ikisi de özgürlüğüne kavuşmuş torunlar idealiyle değil, ama köleleştirilmiş ataların imgesiyle beslenir.
XII Davamız her geçen gün daha netleşiyor ve halk daha da akıllanıyor. JOSEF DIETZGEN, Sosyal Demokrat Felsefe.
Sosyal demokrat kuram ve ondan daha ileri ölçüde olmak üzere, sosyal demokrat uygulama, gerçekliği temel almayan, dogmatik bir istemle ortaya çıkan bir ilerleme kavramınca belirlenmişti. Sosyal demokratların kafalarındaki biçimiyle ilerleme, önce insanlığın (yalnızca becerilerinin ve bilgilerinin değil) kendisinin ilerlemesiydi. ikinci olarak (insanlığın yetkinleşme konusundaki sınırsızlığı doğrultusunda), sonu hiç gelmeyecek bir ilerlemeydi. Üçüncü olarak da ilerleme (kendiliğinden gelişen, düz ya da sarmal bir yörüngeyi izleyen), aslında engellenemez bir hareket sayılmıştır. Bu önermelerin tümü de tartışmalıdır ve eleştiriye düşen, bütün bu önermelerin arkasına çekilmek, hepsinde ortak olan üzerinde yoğunlaşmaktır. Tarihte insan soyunun ilerlemesine ilişkin bir tasarım, insanlığın bağdaşık nitelikte ve boş bir zamandan geçerek gelişen ilerlemesi tasarımından kopuk olarak düşünülemez. Bu ilerleyiş tasarımının eleştirisi, bir bütün olarak ilerlemenin eleştirisinin temellerini oluşturmak zorundadır.
XIII Hedef, kaynaktır. KARL KRAUS, Worte in Versen I
Tarih, yerini bağdaşık ve boş zamanın değil, ama şimdiki zamanın oluşturduğu bir kurgulamanın nesnesidir. Örneğin Robespierre’e göre Roma. şimdi ile dolu olan ve kendisinin tarihin akışı içersinden zorla koparıp aldığı bir geçmişti. Fransız Devrimi, kendini geri dönmüş bir Roma sayıyordu. Eski Roma’yı, tıpkı modanın geçmişe karışmış bir giysiyi alıntılaması gibi alıntılıyordu. Moda, geçmişin çalılıkları arasında dolanıp duran güncel’in kokusunu alma yeteneğine sahiptir. Başka deyişle moda, geçmişe atlayan bir kaplan gibidir. Yalnız bu atlayış, egemen sınıfların buyruğundaki bir arenada gerçekleşir. Aynı atlayış, tarihin gökkubbesi altında, Marx’ın devrim olarak anladığı diyalektik hamledir.
XIV Tarihin akışım parçalama bilinci, eyleme geçtikleri anda devrimci sınıflara özgü olan bir bilinçtir. Büyük Fransız Devrimi, yeni bir takvim yürürlüğe koymuştu. Bu takvimin başlangıcını oluşturan gün, bir hızlı çekimin işlevini görür. Bayram günleri, yıldönümleri olarak sürekli geri dönen, aslında ise hep aynı kalan günlerdir. Demek ki takvimler, zamanı saatler gibi ölçmez. Takvimler, yüz yıldan bu yana Avrupa’da artık sanki izi bile kalmamış olan bir tarih bilincinin anıtlarıdır. Temmuz Devrimi sırasında bile bu bilinci sergileyen bir olay olmuştu, ilk savaş” gününün akşamı gelip çattığında, Paris’in çeşitli bölgelerinde birbirinden bağımsız olarak, kulelerdeki saatlere nişan alındığı görüldü. Kehanet gücünü belki de uyağa borçlu olan bir görgü tanığı, o sıralarda şunları yazmıştı: Qui le croirait! on dit qu’irrités contre l’heure De nouveaux Josués, au pied de chaque tour, Tiraient sur les cadrans pour arrêter le jour. (Kim inanırdı! Derler ki, zamana karşı öfkeli Yeni Yaşua’lar gelip dikildi her kulenin dibinde Ve asıldılar akrebe yelkovana saat dursun diye.)
XV Tarihsel maddeci, geçiş dönemi olmayan, ama içersinde zamanın durmuş olduğu bir şimdiki zaman kavramından vazgeçemez. Çünkü onun içinde bulunduğu ve kendisi için tarih kaleme aldığı şimdiki zaman’ı tanımlayan, bu kavramdır. Tarihselcilik, geçmişin “sonrasız” görüntüsünü çizerken, tarihsel maddeci salt o geçmişe ilişkin ve biriciklik niteliğini taşıyan bir deneyimi dile getirir. Tarihselciliğin umumhanesinde “bir zamanlar” adlı fahişeyle gününü gün etmeyi ise başkalarına bırakır. Sahip olduğu güçler üzerindeki egemenliğini korur: Tarihin sürekliliğini parçalayabilecek güçtedir.
XVI Tarihselciliğin varacağı doruk, yasası gereği, evrensel tarihtir. Materyalist tarihçilik, yöntem açısından belki de en belirgin olarak böyle bir tarihten ayrılır. Birincisinin kuramsal bir donanımı yoktur. Yöntemi, toplama yöntemidir: Bağdaşık ve boş zamanı doldurabilmek için olgular yığınını kullanır. Maddeci tarihçilik ise yapıcı bir ilkeyi temel alır. Düşünme eyleminin çerçevesinde yalnızca düşüncelerin akışı değil, ama durdurulması da vardır. Düşünme eylemi, gerilimlere doymuş bir konumda ansızın mola verdiğinde, bu konuma bir şok uygulamış olur ve bu sayede o konum, bir monad niteliğiyle belirginleşir. Tarihsel maddeci, tarihi bir konuya, o konu ancak karşısına bir monad olarak çıktığı noktada yaklaşır, Bu yapı içersinde, olayın Mesihçi bir tutumla durağan kılınmasının göstergesini saptar; başka deyişle, ezilen bir geçmiş adına sürdürülen kavga açısından devrimci bir fırsat görür. Bu fırsattan, belli bir dönemi tarihin bağdaşık akışından koparmak için yararlanır; böylece, dönemden belli bir yaşamı, bir yaşam boyunca oluşturulmuş yapıtların tümü arasından belli bir yapıtı koparıp almış olur. Yöntemin ürünü, yapıt içersinde bütün bir yaşam boyunca yaratılanların, bunlar içersinde belli bir çağın ve çağ içersinde de tarihin tüm akışının korunmasıdır. Tarihsel olarak kavrananın besleyici meyvesi, zamanı değerli, ama tadı bulunmayan bir tohum niteliğiyle içinde barındırır.
XVII Zamanımızın bir biyologu, şöyle demektedir: “Homo sapiens’in o acınası elli bin yılı, yeryüzündeki organik yaşamın tarihiyle karşılaştırıldığında, yirmi dört saatlik bir günün sonundaki iki saniye gibidir. Uygarlaşmış insanlığın tarihi bu ölçüte vurulduğunda, ancak son saatin son saniyesinin beşte birini dolduracaktır.” Mesihçi zamanın dev bir özeti olarak tüm insanlığın tarihini kapsayan şimdiki zaman, insanlığın tarihinin evrendeki yeriyle tamamen örtüşmektedir.
Ek A Tarihsellik, tarihin değişik anları arasında bir neden-sonuç bağlantısı kurmakla yetinir. Ama hiçbir olgu, bir neden olduğu için zorunlu olarak tarihsel olgu niteliğini de kazanmaz. Bu niteliği, olup bitişinin ardından, belki binlerce yıl sonra ortaya çıkan koşullar ve koşullar aracılığıyla kazanır. Bunu çıkış noktası yapan tarihçi, olaylar dizisini bir tespih gibi parmaklarının arasından kaydırmaktan vazgeçer. Kendi çağının geçmişteki son derece belirli bir çağla paylaştığı konumu kavrar. Böylece, içinde Mesihçi zamanın kırıntılarının bulunduğu bir şimdiki zaman kavramını “şimdinin zamanı” niteliğiyle oluşturur. B Zamana bağrında neler sakladığını soran kâhinler, hiç kuşkusuz zamanı ne bağdaşık, ne de boş olarak algılamışlardır. Bunu göz önünde tutan, belki anılarda geçmiş zamanın nasıl yaşandığı konusunda bir fikir edinebilir: Geçmiş zaman da tıpkı yukarıdaki gibi yaşanmıştır. Bilindiği üzere, Yahudiler için geleceği araştırmak yasaktı. Tora ve dua ise onlara anımsama konusun- da yol gösterir. Bu, Yahudiler’i geleceğin, kâhinlerden bilgi alanların da kendilerini kaptırmadıkları büyüsünden kurtarmıştır. Ama bu durum, Yahudiler için geleceği bağdaşık ve boş bir zamana dönüştürmemiştir. Çünkü bu gelecek içersinde her an, Mesih’in girebileceği küçük bir kapıdır.
Pasajlar- Walter Benjamin
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.11 08:32 yennicheri Salak Kız Nasıl Tavlanır? Bölüm 2

5-KIZA ÇIKMA TEKLIFI AYAKLARI
Bu kadar bilgiyi almis olmaniz kızın sizinle çikmasi için yeterli değil.Çünkü daha kız sizin ondan hoslandiginizi bile bilmiyor.Bunu kıza bir şekilde sölemeniz lazim.Ama nasıl?Tabi ki bizden.Sunu sakin unutmayin çikma teklifi olayin en önemli kisimlearindan biridir.Siz kızı ne kadar tavlarsaniz tavlayin📷kızın üzernde ne kadar büyük bir imaj birakirsaniz birakin kıza dogru yerde📷dogru zamanda ve dogru şekilde çikma teklif edemezseniz olayiniz biter.O yüzden bu bölümü çok ama çok dikkatli okuyun.
Bir kere en basta bilmeniz gereken şey kızların daima sürü halinde dolasan yaratıklar olduklaridir.Ve en bastada söyledigimiz gibi kızların en büyük korkusu arkadaşlarının alay konusu olmaktir.O yüzden çikma teklif edeceginiz kızı mutlaka yanliz basina yakalamalisiniz.Ama bunlar tuvalete bile birlikte giderler.O yüzden bir şekilde kızı sürüden ayirmaniz lazim.Bunu nasıl yapacaginiza gelince:
Önce kızın yanina gidin📷her zamanki klasik muhabbetinizi yapin.Ve kıza "Seninle biraz konusmamiz lazim" diyin.Bu cümlenin Türkçeye tam çevirisi "Benimle çikarmisin?" dir.Bütün kızlar bunun ne anlama geldigini bilir ve kız eğer konusalim derse olay bitti.Çikiyorsunuz.Ama kız "Ne konuscaz?" diye bir soru sorarsa daha kızı tavlayamamissiniz demektir.Sakin o gün çikma teklif etmeyin.Biraz daha ugrasmaniz lazim. Kurallarimizi bastan okuyun.Ama kızla konusmaniz lazi.Hemen ikinci kuralimizi uygulamaya sok ve basla uydurmaya:"Ahmet'e bugünlerde noluyor anlamiyorum.Bana çok soguk davraniyo.Sence ne yapmaliyim" diye bir soru yöneltirseniz kız asla killanmayacaktir.Kız sizi dinlemek için suratiniza salak salak bakmaya baslamissa konuya baslayabilirsiniz demektir.Burada yeri gelmisken uyaralim:Kızı ikna etmeniz gerekebilir ve bu soruyu ayni kıza ikinciye sorma sansiniz yok.O yüzden özellikle liseli arkadaslar için söylüyoruz:Kıza çikma teklif edeceginiz zaman ikinizinde vakti genis olmali.Yani 5 dakkalik tenefüste olacak bir is değil.Liseli arkadaslar ögle tatilinde yada okul çikisi bu ise kalkissalar kendileri açisindan çok daha iyi olur.Neyse📷Kız sizden bir şeyler anlatmanizi bekliyor.Zaten kizda biliyor o sırada sizin ne söyleyeceginizi ama salakliklarindan kaynaklanan bir şey olsa gerek bunu mutlaka sizin sölemeniz gerektigini düsünürler.Bu esnada sakin panik yapmayin. Direk olarak "Benimle çikar misin?" demek aptallagina ise hiç ama hiç kalkismayin. Kızın çikacagi varsa da çikmaz.Simdi derin bir nefes alin ve kıza dönüp aynen sunlari söyleyin📷sakin degistirmeyin.Bugüne kadar bu durumdayken bu cümleleri sarfettigimiz hiçbir kız bize hayir demedi."Bak Ayse(tabiki Ayse ismi burda örnek bunu degistirceksiniz )) sana uzun zamandir söylemek istedigim çok önemli bir şey var.Ben aslinda çok uzun zamandir senden hoslaniyorum.Benim küçük dünyama renk getirdin.Inan hiçbir kız bugüne kadar beni bu kadar etkileyememisti.Benimle romantik📷çilgin📷ve bir o kadar da zevkli bir ilişki yasamaya ne dersin?Ikimizinde çok mutlu olacagindan eminim." Bunlari duyan kız size mutlaka ama mutlaka "Aaa📷inanamiyorum çok sasirdim yani hiç beklemiyordum" seklinde karsilik verecektir.Inanmayin kesin triptir.Basta da söyledigimiz gibi kız zaten sizin ona ne soracaginizi basindan beri biliyordu.Neyse📷simdi eğer bu kızın size hemen cevap vereceginizi saniyorsaniz yaniliyorsunuz. Kız size burda kesinlikle "Biraz düsüniyim." diyecektir.Peki düsün diyin.Çünkü kızlar asla "hayir" diyecekleri erkeklere bu şekilde davranmazlar.Kızın eve gidince ne düsünecegi ise size kalmis.Yani kız burda "düsüniyim" dedi diye düsünecek sanmayin.Kızın eve gidince sizi düsünmesini saglamak sizin göreviniz.Peki bunu nasıl yapacaksiniz?Onu da açikliyoruz.
Kızlar bu lafi dedigimiz gibi sadece çikmak istedikleri erkeklere söylerler.Ama kız "düsiniyim" dedikten sonra size gelip "Ben düşündümde arkadas olarak kalmamiz ikimiz içinde daha iyi olur" diyorsa bunun sebebi sizin kızı düsünürken yanliz birakmis olmanizdan başka bir şey olamaz.Öyleyse neymis?Kız bizimle çikip çikmayacagini düsündügü sırada yanliz birakmayacakmisiz.Kızın bu süreyi istedigi kadar uzatma hakki vardir.Ama bu süre genellikle 3 gün ile 1 hafta arasında degisir.Simdi gelelim sizin bu süre içerisinde yapmaniz gerekenlere.
Öncelikle kıza mutlak jestlerde bulunun.Bu salaklari en çok etkileyen jest ise 90'lik bir kasete en romantik aşk şarkilarini çekip "Bak bu kaset düsünmene yardimci olacak.Bunu hazirlamak için 8 saat ugrastim ama degdi.Yalniz bu kasetin bir özelligi var:gece hava karardiktan sonra📷yanliz basinayken dinlemen lazim.Yoksa kasetten hiçbirsey anlamazsin" diyerek kıza vermektir.Gerçekte kız bunlari ne şekilde dinlerse dinlesin anlayacak bir beyin kapasitesine sahip degildir.Ama kızın gecenin bir saati karanlik bir odada ve yanliz basina sizin verdiginiz bir kaseti dinlemesi bile çogu zaman size "Evet" demesi için yeterli.Evinizde yillardir binbir güçlükle biriktirilmis 1500 albümden olusan bir slow müzik arsivi yoksa bunu yapmaniz pek olasi değil tabiki.Peki kasete hangi sarkilari koyacaksin?Tabiki bunuda biliyoruz ama onu da kendi zevkinize göre yapin artık.Ama dur ya simdi gidip saçma sapan sarkilar koyarsin falan.
Sen en iyisimi kendini sakata atma ve bize bir mail atta sana bir liste yollayalim.Var ya kullanicisini bizim kadar düsünen bir başka site yoktur serefsizim.Varsa bize de söyleyin de hemen bookmarklayalim.Ama sakin büyük bir salaklik yapip bizden kasedin çekilmis halini istemeyin. Ugrasacak zamanimiz yok.Zamanimiz olsa biliyorsunuz hiç sorun değil.Biz sana listeyi veririz sende büyük bir müzik markete gidip kasedi çektiririrsiniz. Kızın eve gidince sizi düsünmesini saglamak için yapilacak bir diğer önemli şey ise kıza daha önceden yazmis oldugunuz ask mektupslarini vermektir.Simdi siz ask mektubuda yazmayip onuda bizden isterseniz dayak yersiniz.Yazin artık yaa.Neyse bu mektuplarin içeriginide söyleyelim bari.Bu mektuplarda kıza nasıl deliler gibi aşık oldugunuzdan 📷gözlerinin güzelliginden📷ne kadar sempatik oldugundan geceler boyu nasıl onu düsündügünüzden falan bahsedin. Mektuplarin altina tarih ve hangi saatte yazilmis olduğunu yazmayi ihmal etmeyin.Ama mektuplari saat kaçta yazarsaniz yazin mektubun altina 02:47 gibi ve her mektupta degisen saatler yazin.Bu kızın kafasinda "Ulan bu çocuk bana galiba harbiden aşık📷baksana gecenin ikisine kadar beni düsünmüs📷aslinda fena çocukta değil hee📷bir kere çiksam mi acaba?Çikiyim çikiyim!" seklinde bir düsüncenin olusmasina neden olur. Siz bizi dinleyin.
Bu is için uygulanabilecek bir diğer yöntemse sürekli kızın yaninda "Düsünen adam" tribi yapmaktir.Ama bunu kızla konusurken degilde kız sizin yaninizde degilken yapmalisiniz.Mesela siniftasiniz diyelim.Bu tribi yapmak için en uygun yerler cam kenarlaridir.Gidin cam kenarina📷ellerinizi cebinize sokun ve uzun uzun uzaklara bakin.En geç 5 dakika sonra kız sizin yaniniza gelip "Neyin var?" diye soracaktir.Sakin burda "Kare as📷 sende ne var?" demeyin📷tiksiniyolar."Biseyim yok" diyin📷bir önceki aksam sabaha kadar sizin mektuplarinizi okuyan ve sizin verdiginiz kasedi dinleyen bu kız tabiki sorunun kendisi olduğunu anlayacaktir.ama bunu kıza siz daha fazla belli etmelisiniz.Çünkü kızların en basta "Biraz düsüniyim " derken ilk amaçlari sizi biraz süründürüp iliskide her zaman söz sahibi olmak istemeleridir.Sizde trip yaparak kıza "Tamam yeter artık çektirdigin📷yeterince sürünüyorum iste" bilinçalti mesajini vermis olursunuz.Kız sizin yaninizdayken minumum konusun.Ve sonra uffflayip📷 puflayarak ve inanilmaz derecede sikkin görünerek "Naptin?Bir karar verbildin mi?" diye sorun.Bunu yaparken sakin tribi bozmayin ve uzaklara bakin.Kız muhtemelen" Cevabim kesinlesmeye basladi ama izin verde biraz daha düsiniyim" diyecektir."Bunu duyduktan sonra o kızın sizin çikma teklifinizi kabul etme ihtimali %1.000.000'dur.Eve gidince bunu kutlarsiniz. Ama kıza sadece "Peki biraz daha düsün ama düsündügün her saniyenin benim için ölümden beter olduğunu aklindan çikartma olurmu?" diyin.Ertesi gün kız yaniniza gelip "Ben düsündümde📷aslinda denemekte fayda var" seklinde bir şeyler zirvalayacaktir.Bunun öztürkçesi "Evet kabul ediyorum ama seni her an birakabilirim" demektir."Iyi 30 gün dene begenirsen register edersin📷begenmezsen de beni hayatindan uninstall edersin " tarzi bir espri güzel olmakla birlikte kızın zeka seviyesi için gayet anlasilmazdir.O yüzden yapmayin.
Çatlasin tüm düsmanlaArtık benimde bir sevgilim var
Evet iste basardiniz artık sizinde bir sevgiliniz var.Siz kıza dönüp elinizi uzatin ve "Küçük dünyama hosgeldin!" deyin.O da patisini (pati:Kedi yada köpeklerin ön ayaklarina verilen ad) uzatacaktir.Çünkü küçükken onlari bu şekilde egitmislerdir.) Ve "Hosbulduk" diyecektir."Pişman olmayacagindan emin ol. Ikimizde çok mutlu olacagiz" diye ekleyin ve artık geyige baslayin.Daha önce de anlattigimiz seyleri uygulayarak kızla sürekli konusun. Yani uydurun.Artık daha feci uydurabilirsiniz.Kız tam bu siralarda size daha önce "hiç beklemiyordum" dedigini unutarak "En basindan beri biliyordum diyecektir" inanmayin.Ve daha önce telefonuna📷mailina📷posta kutusuna ve Icq'suna mesaj birakanin siz olup olmadığınizi soracaktir."Başka kim olabilir ki?" diye cevap verin.Hemen oraçıkta bir kağit kalem bulup kıza mail adresinizi📷Icq numaranizi📷ev ve cep telefonlarinizi verin.ister istemez sizi arayacaktir.Iste bu etabida basariyla geçtiniz.Ama işiniz bitmedi.Daha o kız sizin sevgiliniz değil.Önce bir kere çikmaniz lazim. Hadi bakalım )
6-ILK ÇIKMA=SIRAT KÖPRÜSÜ .)
Bu ilk çikma olayi tamamen bir sirat köprüsü gibidir.Geçerseniz sizi kimse tutamaz📷düserseniz olayiniz biter.O yüzden çok dikkatli olmaniz gerekir.Burada dikkat edilecek noktalarida size söylüyorum.Ulan varya ne biliyorsam hepsini anlatiyorum serefsizim.Siz bu yaziyi bitirdikten sonra hala kız tavlayamadiysaniz gözüme gözükmeyin! Neyse ne demistik?Heh!Bakin bu ilk çikilan gün inanilmaz önemlidir.Öncelikle📷kıza''hadi yarin suraya gidelimmi?'' sorusunu yöneltmeden önce yapmaniz gereken çok önemli bir şey var.Kızla nereye gideceginize karar verin!Büyük ihtimalle kızla gidilecek çok fazla yer bilmiyosunuzdur.Olsun📷bilmemek değil ögrenmemek ayip.kızla gideceginiz yere karar verirken sunlara çok dikkat edin:
Sakin kızla ilk bulusmanizda yemege gitmeye kalkmayin.Bunun birsürü sebebi var! Birincisi zaten kızın yaninda hiç bir şey yiyemezsiniz.Agzima ketçep bulastimi?Ulan bu garson niye benim manitaya bakiyor?Niye bu restaurantta peçete yok?Bisey sölesem kızın istahi kaçarmi acaba?Ve bunun gibi binlerce soru yemek boyunca beyninizde yankilanir.Bunun çok dogal bir sonucu olarak panik yaparsiniz ve korktugunuz basiniza gelir.Yani agziniza ketçap bulasir📷üzerinize yemek dökersiniz📷içecek bardagini devirirsiniz ve bütün bunlarin sonucunda kız sizi (hakli olarak)daha ilk bulusmada terk eder.O yüzden bunu aklinizdan çikarin.Hatta benim tavsiyem sadece ilk bulusmada değil📷kız ''Hadi yemege gidelim'' demeden hiçbir zaman bir yere yemege gitmeyin.Gidecekseniz de fast food bir restauranta gitmek ve hamburgeri ketçapsiz ve mayonezsiz yemeniz sizin için en hayirlisi.
2)Kızların hepsi inanilmaz lüks yerleri severler. Ve hepsinde yabancilara(özellikle avrupa) hayranlik vardir.O yüzden ilk bulusmaniz için en ideal yer avrupai bir şekilde dizayn edilmis bir cafe'dir.Eğer Istanbul 📷Ankara yada izmir'de oturuyorsaniz böyle bir cafe bulmak çok kolaydir.Özellikle Istanbul'da Kadiköy ve Istiklal caddesinde adim basi böyle yerler vardir.Böyle bir cafe'de sizi en çok edecek 2 şey vardir.
1.Fiyat listesi!Cafe'de 2-3 saat oturup bütün bir haftaliginizi oraya birakmak sizin caninizi oldukça sikacak.2.ise etraftaki güzel kızlar!Böyle cefelre gelen kızlar o kadar güzeldirki kafayi yersiniz📷sakin ilk çikmanizda başka kizlari kesmeyin.Kızı delirtirsiniz.Kizda sizi terkeder.Bu arada belirtilmesi gereken bir diğer noktada bu gibi cafelerin %90'ina girebilmek için sevgilinizin(yada başka bir kız)olmasi gerektigidir. Burada nasıl davranacaginizi ise ''Cafe'de nasıl davranilir?'' bölümünde uzun uzun inceleyeceğiz.
Kızla bulusacaginiz yerle gideceginiz cafe arasında asla fazla mesafe olmasin!Yok yere bir de taksi parasi vermeyin.
Kıza sakin" Su cafe'ye gitcez "demeyin.Önce kıza ''Yarin bulusup gezelim mi?''diye sorun.O da size''Nereye gitcez?'' sorusunu yönelticektir.Sizde ''Sen bilirsin ya!'' Bana her şey uyar tribine girin.Kızlar bu tribe karsilik genelde''Sen karar ver'' der. Ama bazı kızların (nadir de olsa)"Suraya gidelim orasi çok güzel" dedigi de görülmüstür.Eğer kız "Sen karar ver"derse sizin zaten hazirda gitmeyi düsündügünüz bir cafe var!Ama kız" Şuraya gidelim!" derse📷 hemen dedigi yere gidin ve bir önarastirma yapin.Bunun neden gerektigi ise bir örnekle açiklayayim!Hadi diyelim ki siz oraya ilk defa gidiyorsunuz. Garson geldi"Ne alirdiniz" diye sordu.Sizde mesela kahve söylediniz.Kahve geldi ama fincanin yaninda seker yok. Ne yapacaksin simdi? Yaninda kız var o yüzden garsona"Abi bana seker getirirmisin?" de diyemezsin.O aci kahveyi içmek zorunda kalirsin.Zaten heyecanlisin!Ama bir gün önceden ayni cafe'ye gitmis olsaydin bu cafede sekerin masada bulundugunu biliyor olcaktin.Yaninda kız oldugu için heyecandan göremedin.Dedigim gibi📷benim sözümü dinle ve kız böyle bir şey derse git cafe'yi bir kontrol et
Kızla bulusacaginiz saati çok iyi seçin.Bu kızların hepsinin aksam ezani okunurken evde olma mecbureyeti vardir.O yüzden en geç öglen1'de bulusun.O gün ne giyeceginize çok önceden karar verin.Sonra bir eau toillete (bak parfüm diyil) alin.Bu size çok lazim olacak!Ben orjinal bürüt 'ü tavsiye ederim(hayir bay salak Brut bana reklam için para vermedi.Sadece kizlari çok feci azdiriyo!)Sakin eau toillete'i fazla sikmayin📷çünkü bunun tek özelligi kokusunun erkekler tarafindan alinamamasi.Ve fazla sikarsaniz kızı rahatsiz edersiniz.
Son olarak📷ilk bulusmaya giderken sakin yaninizda prezervatif götürmeyin.Nasıl olsa hiçbirsey yapamayacaksiniz Verdiginiz paraya yazik.Simdi artık kızla çikmaya hazirsiniz
7-CAFEDE NASIL DAVRANILIR?
Tüm bunlari uyguladiktan sonra olayin pis kismina gelmis bulunuyoruz.Cafe'ye gittiniz.Kapiyi açin önce kız geçsin!Sonra uygun bir yer bulup oturun. Kızla havadan sudan ilk muhabbeti yapin.Bu sırada garson çoktan gelmis olacak.Size büyük ihtimalle Anabritanika ansiklopedisi gibi birer menü verecekler.Bu tarz cafelerde en uyuz konu "ne alacam lan ben simdi?"sorusudur.Bunuda açikliyorum!Sakin kıza hava aticam diye bilmediginiz bir şey ismarlamayin!Mesela Guatemela Kahvesi diye bir şey gördün ve onu istedin diyelim.Direk babalara gelirsin!Çünkü bu kahve filtre kahvedir ve özel bir makinayla birlikte masaya gelir.O makinaya 5 dakika sonra basip kahveni fincana koyarsin.Ama eğer biraz fazla basarsan makina fiskirir.Buda kızın sizi terketmesi için yeterli bir neden.Neymis bilmedigimiz seyleri söylemiyormusuz.Ayrica erkekler tarafindan yapilan en büyük aptalliklardan biride kız bir şey istedikten sonra "Aynisindan" demektir.Sakin böyle bir seye kalkismayin.Siz en iyisi menüyü uzun uzun inceledikten sonra çay içmek istediginizi söyleyin!Garson "Ne çayi?" diye sorarsa "Rize çayi" diyin bu hem kızı güldürür hemde Rize çayi çok güzel bir çaydir.Niye içeceklerden bahsettigimizi de açikliyayim.Bu tarz cafe'ler inanilmaz pahalidir.Yani az önce söylediginiz çay bile sizi finalsal açidan göçertir.O yüzden başka bir seye özenmeyin. Efendi gibi için çayinizi!
Siparisinizi verdiniz📷sira geldi konusulacak konulara.Öncelikle konusurken sürekli gözlerinin içine bakin!Ve sakin masadaki bir seyle oynamayin.Ilk bir kaç dakika geyik yapin📷okuldan📷derslerden bahdedin! Sonra da o gün neden orada oldugunuzu kıza açiklayin.Yani ondan ne kadar çok hoslandiginizdan falan bahsedin. Ama sakin Bu sırada geyige vermeyin.Kız en geç bu dakikalarda sizin ondan önce kaç kızla çiktiginizi soracaktir.Hiç tereddüt etmeden "15-16" diyin.Kız zaten bu eski iliskileri biziklamaz ama olaki sorarsa ikinci kuralimizi uygulayip uydurun.Diyoruz olum salak bunlar📷kesinlikle uydurdugunuzu düsünmeyeceklerdir.Ama mesela tutup ta kıza gerçegi söylerseniz📷yani ilk çiktiginiz kızın o olduğunu ögrenirse direk olarak sizi terkeder.Kızlar acemi erkekleri hiç sevmez.O yüzden siz beni dinleyin ve uydurun.
Kızla ilk bulusmanizda asagidakine benzer bir konusma yapin. "Inan her an📷seni düsünüyorum📷o güzel gözlerini düsünükçe tarifi imkansiz bir huzur doluyor içime📷hele gülüsün yok mu ; karanlik gecelerin soguk rüzgarlarinda donmaktan koruyabilecek tek ates misali isitiyor içimi.Birden hayatim degisti📷inan senden önce bu kadar fazla iliskim olmasina ragmen hiç kimseyi bu kadar sevmedim.Ne olur sen son ol.Diğerleri gibi ihanet etme bu büyük sevgime..." Bunu uydurabilme kabiliyetinize göre arttirin.Kızın gözlerinin içinin parladiginin ve gitgide size daha yakin davranmaya basladiginin farkina varacaksiniz.Bu konusma kızın sizi aklindan çikaramamasini saglayacak olan bir bilinçalti komutudur.Denenmis ve sonuçlarda herhangi bir aksakliga rastlanmamistir.Yalniz bu konusma kızın sizi en fazla iki gün düsünmesini saglar📷daha sonra kız bunlarin hepsini unutur (salaklarin beyin kapasitesi biz erkekler gibi yillar önce olan bir konusmayi bile hatirlayacak kadar genis degildir) Bu yüzden konusmanin 2 günde bir tekrarlanmasi iliskinin gelecegi açisindan çok önemlidir.
Baya bir konusup kızın eve gidince de sizi düsünmesini sagladiktan sonra artık cafeden ayrilma vakti gelmistir.Iste olayin en pis tarafi!Nasıl hesap istiyceksin?Garsonu masaya çagirip alçak sesle " Hesabi alabirmiyim?" diyin.Kız milleti hesap gelince hemen atlar "Ben veriyim " diye.Sakin bunu ciddiye almayin.Kesin trip yapiyordur.Kız milleti gittiginiz her yere hesabi sizin ödeyeceginizi düsünerek gider.Ama hesap geldiginde ezilmemek içinde "Ben veriyim" tribine girerler. Bunun her zaman trip için yapildigini sakin unutmayin.Hesabi özellikle ilk seferde mutlaka siz ödeyin.Kız kesinlikle itiraz edecektir📷bu durumda da 📷eğer kız çok israr ederse "Bir dahaki sefere sen ödersin" diyip konuyu kapatin
8-KIZA KUMPAS KURMA
Tamam kızı tavladiniz📷bir kere çiktiniz ama daha adam olamadiniz.Simdi sira geldi kıza kumpas kurma yöntemlerine! Zira siz bu kadar seyi gidip kızla cafede bir bardak çay içmek için yapmadiniz herhalde) Sizin amaciniz bastan beri belli.Simdi gelelim bu amacinizi gerçeklestirmeniz için gereken taktiklere.
Öncelikle bilmeniz gereken şey;sizin daha önceden BULVAR gazetesinin verdigi eklerde ve bilumum aaaaa dergilerin forum köselerinde okudugunuz fanaaailerin gerçek hayatla hiçbir alakasi olmadığıdir.Bunlar tamamen uydurma seylerdir.Kız asla ve asla size kumpas kurup sizi eve atmaz.Bunu sizin yapmaniz lazim.
Kızla sevismek istiyorsaniz kızların her zaman için "Millet görse ne der?" kaygisi sahibi olduklarini kesinlikle aklinizdan çikarmamalisiniz.Bu yüzden daha öncede söyledigimiz gibi sakin kızı topluma açik mekanlarda taciz etmeyin.Dahada önemlisi kızı sakin kendi arkadaslarinin yaninda taciz etmeyin.Zaten istesenizde yapamazsiniz.Bunu bilen kız milleti genellikle sizinle basbasa kalmamak için elinden geleni yapar ve bulusmalariniza genellikle kendisinden çok daha salak bir arkadasiyla beraber gelir.Kızı yalamak istiyorsaniz öncelikle bu ultra salak arkadasi(ki biz buna halk arasında kuyruk diyoruz) egale etmek gerekir.
Kız bulusmalariniza yaninda kuyrukla geliyorsa kisasa kisas deyin ve sizde bulusmalariniza kankanizla beraber gidin.Bu kankaniza gitmeden önce "oglum benim manitanin bir kız arkadasi var;ben onu sana ayarladim ama is artık tanismaniza kaliyor.Kız biraz salak gibi gözüküyor ama bakma sen📷benim hatun onun için inanilmaz azgin dedi.Bu kiyagimida unutma heee!"seklinde gaz verin.Tamam kabul ediyoruz bu biraz :-):-):-):-)lige girer ama naabalim artık.Bu kankanizla birlikte gittiginiz bulusmanizda kızı "Gel bakiyim sana ne anlaticam" seklinde bir hitap sekli kullanarak soteye çekin. Ondan sonra yavas yavas saçlarini oksayip kulagina onu ne kadar çok sevdiginizi fisildayin.Önemli not📷akin kızın kulagina tükürme gafletine düsmeyin. Sonra yavas yavas ellerinizle kızın boynunu oksayin.Bu sırada kızın kulagina onunla ne kadar mutlu oldugunuzu fisildayin.Bu sırada yillarin abazani bünyeniz daha bir azacak vücudunuzdaki bütün kan ayni yere toplandigindan dolayi beyninize kan gitmeyecek ve düsünemeyeceksiniz.O yüzden simdiden hatirlatiyoruz.Sakin ola bu esnada fazla ileri gitmeyin.Siz zaten az önce yaptiklarinizla kızı azdirdiniz.Kız eve gittiginde sürekli sizin dokunuslarinizi düsünecek ve kendinden geçecektir.Ama su an sizin dönmenizi bekleyen iki büyük soruna sahipsiniz: kankaniz ve ultra salak kuyruk)) Onlari daha fazla bekletirseniz killanir ve yaniniza gelirler.Bu da sizin açinizdan çok kötü olur.Siz nasıl olsa amaciza ulasip📷kıza "seninle yatmak istiyorum"bilinçalti mesajini verdiniz.Eğer bulusmalariniza kuyrukla geliyorsa bu problemide astiniz.
Kızlar genellikle ne kadar azgin olurlarsa olsunlar(ki hepsi zannettiginizden daha azgindir.) bunu size belli etmemek için ellerinden gelen her seyi yaparlar.Ama kızı bir şekilde tufaya getirip📷toplum içerisinden uzaklastirip basbasa kalmayi basarabilirseniz hayatinizin en büyük dumurunu yasarsiniz.Çünkü bu salak kız milleti etrafinizda başka birileri varken sürekli"ayy yapma📷lütfen!" tribine girmelerine ragmen bas basa kaldiginizda resmen üstümüze atlarlar!asiul is kızla gerçek manada basbasa kalabilmektedir.Bunu nasıl yapacaginizida açikliyoruz.Ulan varya size yaptigimiz kiyagin haddi hesabi yok serefsizim :)

Devam edecek...
submitted by yennicheri to KGBTR [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.18 17:06 cloxss Normileri dize getirme hikayesi

Normi sınıfıma destansı trol yaptım.
Normi sınıfıma destansı trol yaptım.
Sınıfım NORMİlerle dolu! Bende onları trolledim.
Size baştan anlatiyim. Buumır sınıf öğretmenimiz eşya odasına bişey almaya gitmişti. Bende tahtaya STONKS ADAM resmi yapıştırıp yanınada ÖrTmEn yazmaya karar verdim. İnş tutar diye geçirdim içimden. Önde oturanlardan biri “Hoca gelicek salak napıyosun?” diye bağırmaya başlayınca “Anneni” dedim ve hemen arkasından “destırakşın 100” diyede eklemeyi unutmadım. Gülmekten karnıma sancılar girmiş bildiğin yerde kıvranıyorum, sınıftaki normiler anlamıyo tabi yaptığım komik göndermeyi. Sonra yanımda telefonunu kurcalayan bi kız görünce ne yapıyo bakiyim dedim. Bi baktım instagramda burdurlandtan çalınmış memlere bakıyo. “İNSTANORMİYİ BULDUM!! REDİT KULLAN SENİ KIRİNÇ NORMİİİİİİİİİİ” diye bağırmaya başladım buna. Kimsede meme kültürü falan yok belliki, bana mal mal baktılar. Kızın şaşkınlığı geçince bana “Ne diyosun be sananeki istediğimi kullanırım” dedi. Bende bi porçay göndermesiyle cevap verdim. “SİKTİRGİT (porçay göndermesi geliyo) AMINA KODUMUN EVLADI”. Sınıftakiler bana bağırmaya ve gerizekalı demeye başladı çünkü memleri bilmiyolardı. Buumır sınıf öğretmenimiz geri geldi ve STONKS ADAMı görünce şunlar oldu.
Hiçikmse:
Öğretmen: Kim yaptı bunu?
Bne: Erkan.
Öğretmen: Erkan kim? Bunu duyunca ben sjsjsjsjsjsjsj ve xdxdxdxdxd şeklinde kahkahalar atmaya başladım (sj ve xd gülmeyi ifade eder, tüm redditçilerin bildiği gibi sadece kırinç normiler gülmek için o kanser emojileri kullanır). Sınıf öğretmenimiz hakkaten tam kırinç bi buumırdı, olup bitenden hiçbişey anlamamıştı. Bunun üstüne öğretmen bütün sınıfa öğleden sonra ceza verdi. Yanımdakine dönüp “dis lidıl manevra iz gana kost as öğleden sonrası” dedim. Herkes bana kızgındı. Yaptığım şeyin destansılığını göremiyolardı. Keşke daha çok insanın meme kültüründen haberi olsaydı.
Bayaa kızmışlar heralde okuldan sonra herkes bana küfredip otistik diyodu. PANİK. Ama planımı yapmıştım bile. KALM. Onlara dark hümor yapıp gönüllerini alıcaktım. Yanımdakine döndüm ve “u/aynenconvaynen goin dark” deyip bahçedeki kız grubunun arasına daldım. Önce bi öksürüp boğazımı temizledikten sonra tüm grubun duyabileceği şekilde “Allah yok din yalan” dedim. Aptal feminaziler (yine bi porçay göndermesi) onlara tecavüz falan ediceğimi düşünmüş olmalılar benden uzaklaşmaya başladılar. Hemen ardından yahudi arkadaşıma sabun kullanırken kendisini kötü hissedip hissetmediğini sordum. Bana sanki onları sabun yapan hilter deyilde benmişim gibi baktı (tarih bilginiz yoksa söyliyim hiltler yahudileri yakan komk bıyıklı adam). Belliki arkadaşıma mizahım çok dark gelmişti. Dark hümordan anlayan birini bulaMEDİC dedim kendi kendime. Şimdi rasladığım insanlara “porçay porçay porçaaaay” diye sesleniyorum belki meme kültürü olan birisi çıkar diye ama galba çevremde kültürlü tek insan benim.
submitted by cloxss to burdurland [link] [comments]


2020.05.18 16:17 LiTrik_Bruh Normi sınıfıma destansı trol yaptım.

Normi sınıfıma destansı trol yaptım.
Sınıfım NORMİlerle dolu! Bende onları trolledim.
Size baştan anlatiyim. Buumır sınıf öğretmenimiz eşya odasına bişey almaya gitmişti. Bende tahtaya STONKS ADAM resmi yapıştırıp yanınada ÖrTmEn yazmaya karar verdim. İnş tutar diye geçirdim içimden. Önde oturanlardan biri “Hoca gelicek salak napıyosun?” diye bağırmaya başlayınca “Anneni” dedim ve hemen arkasından “destırakşın 100” diyede eklemeyi unutmadım. Gülmekten karnıma sancılar girmiş bildiğin yerde kıvranıyorum, sınıftaki normiler anlamıyo tabi yaptığım komik göndermeyi. Sonra yanımda telefonunu kurcalayan bi kız görünce ne yapıyo bakiyim dedim. Bi baktım instagramda burdurlandtan çalınmış memlere bakıyo. “İNSTANORMİYİ BULDUM!! REDİT KULLAN SENİ KIRİNÇ NORMİİİİİİİİİİ” diye bağırmaya başladım buna. Kimsede meme kültürü falan yok belliki, bana mal mal baktılar. Kızın şaşkınlığı geçince bana “Ne diyosun be sananeki istediğimi kullanırım” dedi. Bende bi porçay göndermesiyle cevap verdim. “SİKTİRGİT (porçay göndermesi geliyo) AMINA KODUMUN EVLADI”. Sınıftakiler bana bağırmaya ve gerizekalı demeye başladı çünkü memleri bilmiyolardı. Buumır sınıf öğretmenimiz geri geldi ve STONKS ADAMı görünce şunlar oldu.
Hiçikmse:
Öğretmen: Kim yaptı bunu?
Bne: Erkan.
Öğretmen: Erkan kim? Bunu duyunca ben sjsjsjsjsjsjsj ve xdxdxdxdxd şeklinde kahkahalar atmaya başladım (sj ve xd gülmeyi ifade eder, tüm redditçilerin bildiği gibi sadece kırinç normiler gülmek için o kanser emojileri kullanır). Sınıf öğretmenimiz hakkaten tam kırinç bi buumırdı, olup bitenden hiçbişey anlamamıştı. Bunun üstüne öğretmen bütün sınıfa öğleden sonra ceza verdi. Yanımdakine dönüp “dis lidıl manevra iz gana kost as öğleden sonrası” dedim. Herkes bana kızgındı. Yaptığım şeyin destansılığını göremiyolardı. Keşke daha çok insanın meme kültüründen haberi olsaydı.
Bayaa kızmışlar heralde okuldan sonra herkes bana küfredip otistik diyodu. PANİK. Ama planımı yapmıştım bile. KALM. Onlara dark hümor yapıp gönüllerini alıcaktım. Yanımdakine döndüm ve “u/aynenconvaynen goin dark” deyip bahçedeki kız grubunun arasına daldım. Önce bi öksürüp boğazımı temizledikten sonra tüm grubun duyabileceği şekilde “Allah yok din yalan” dedim. Aptal feminaziler (yine bi porçay göndermesi) onlara tecavüz falan ediceğimi düşünmüş olmalılar benden uzaklaşmaya başladılar. Hemen ardından yahudi arkadaşıma sabun kullanırken kendisini kötü hissedip hissetmediğini sordum. Bana sanki onları sabun yapan hilter deyilde benmişim gibi baktı (tarih bilginiz yoksa söyliyim hiltler yahudileri yakan komk bıyıklı adam). Belliki arkadaşıma mizahım çok dark gelmişti. Dark hümordan anlayan birini bulaMEDİC dedim kendi kendime. Şimdi rasladığım insanlara “porçay porçay porçaaaay” diye sesleniyorum belki meme kültürü olan birisi çıkar diye ama galba çevremde kültürlü tek insan benim.
submitted by LiTrik_Bruh to KGBTR [link] [comments]


2020.05.18 14:49 LiTrik_Bruh Normi sınıfıma destansı trol yaptım.

Normi sınıfıma destansı trol yaptım.
Sınıfım NORMİlerle dolu! Bende onları trolledim.
Size baştan anlatiyim. Buumır sınıf öğretmenimiz eşya odasına bişey almaya gitmişti. Bende tahtaya STONKS ADAM resmi yapıştırıp yanınada ÖrTmEn yazmaya karar verdim. İnş tutar diye geçirdim içimden. Önde oturanlardan biri “Hoca gelicek salak napıyosun?” diye bağırmaya başlayınca “Anneni” dedim ve hemen arkasından “destırakşın 100” diyede eklemeyi unutmadım. Gülmekten karnıma sancılar girmiş bildiğin yerde kıvranıyorum, sınıftaki normiler anlamıyo tabi yaptığım komik göndermeyi. Sonra yanımda telefonunu kurcalayan bi kız görünce ne yapıyo bakiyim dedim. Bi baktım instagramda burdurlandtan çalınmış memlere bakıyo. “İNSTANORMİYİ BULDUM!! REDİT KULLAN SENİ KIRİNÇ NORMİİİİİİİİİİ” diye bağırmaya başladım buna. Kimsede meme kültürü falan yok belliki, bana mal mal baktılar. Kızın şaşkınlığı geçince bana “Ne diyosun be sananeki istediğimi kullanırım” dedi. Bende bi porçay göndermesiyle cevap verdim. “SİKTİRGİT (porçay göndermesi geliyo) AMINA KODUMUN EVLADI”. Sınıftakiler bana bağırmaya ve gerizekalı demeye başladı çünkü memleri bilmiyolardı. Buumır sınıf öğretmenimiz geri geldi ve STONKS ADAMı görünce şunlar oldu.
Hiçikmse:
Öğretmen: Kim yaptı bunu?
Bne: Erkan.
Öğretmen: Erkan kim? Bunu duyunca ben sjsjsjsjsjsjsj ve xdxdxdxdxd şeklinde kahkahalar atmaya başladım (sj ve xd gülmeyi ifade eder, tüm redditçilerin bildiği gibi sadece kırinç normiler gülmek için o kanser emojileri kullanır). Sınıf öğretmenimiz hakkaten tam kırinç bi buumırdı, olup bitenden hiçbişey anlamamıştı. Bunun üstüne öğretmen bütün sınıfa öğleden sonra ceza verdi. Yanımdakine dönüp “dis lidıl manevra iz gana kost as öğleden sonrası” dedim. Herkes bana kızgındı. Yaptığım şeyin destansılığını göremiyolardı. Keşke daha çok insanın meme kültüründen haberi olsaydı.
Bayaa kızmışlar heralde okuldan sonra herkes bana küfredip otistik diyodu. PANİK. Ama planımı yapmıştım bile. KALM. Onlara dark hümor yapıp gönüllerini alıcaktım. Yanımdakine döndüm ve “u/aynenconvaynen goin dark” deyip bahçedeki kız grubunun arasına daldım. Önce bi öksürüp boğazımı temizledikten sonra tüm grubun duyabileceği şekilde “Allah yok din yalan” dedim. Aptal feminaziler (yine bi porçay göndermesi) onlara tecavüz falan ediceğimi düşünmüş olmalılar benden uzaklaşmaya başladılar. Hemen ardından yahudi arkadaşıma sabun kullanırken kendisini kötü hissedip hissetmediğini sordum. Bana sanki onları sabun yapan hilter deyilde benmişim gibi baktı (tarih bilginiz yoksa söyliyim hiltler yahudileri yakan komk bıyıklı adam). Belliki arkadaşıma mizahım çok dark gelmişti. Dark hümordan anlayan birini bulaMEDİC dedim kendi kendime. Şimdi rasladığım insanlara “porçay porçay porçaaaay” diye sesleniyorum belki meme kültürü olan birisi çıkar diye ama galba çevremde kültürlü tek insan benim.
submitted by LiTrik_Bruh to burdurland [link] [comments]


2020.05.12 21:22 TerrryTerrr Normi sınıfıma destansı trol yaptım

Sınıfım NORMİlerle dolu! Bende onları trolledim.
Size baştan anlatiyim. Buumır sınıf öğretmenimiz eşya odasına bişey almaya gitmişti. Bende tahtaya STONKS ADAM resmi yapıştırıp yanınada ÖrTmEn yazmaya karar verdim. İnş tutar diye geçirdim içimden. Önde oturanlardan biri “Hoca gelicek salak napıyosun?” diye bağırmaya başlayınca “Anneni” dedim ve hemen arkasından “destırakşın 100” diyede eklemeyi unutmadım. Gülmekten karnıma sancılar girmiş bildiğin yerde kıvranıyorum, sınıftaki normiler anlamıyo tabi yaptığım komik göndermeyi. Sonra yanımda telefonunu kurcalayan bi kız görünce ne yapıyo bakiyim dedim. Bi baktım instagramda burdurlandtan çalınmış memlere bakıyo. “İNSTANORMİYİ BULDUM!! REDİT KULLAN SENİ KIRİNÇ NORMİİİİİİİİİİ” diye bağırmaya başladım buna. Kimsede meme kültürü falan yok belliki, bana mal mal baktılar. Kızın şaşkınlığı geçince bana “Ne diyosun be sananeki istediğimi kullanırım” dedi. Bende bi porçay göndermesiyle cevap verdim. “SİKTİRGİT (porçay göndermesi geliyo) AMINA KODUMUN EVLADI”. Sınıftakiler bana bağırmaya ve gerizekalı demeye başladı çünkü memleri bilmiyolardı. Buumır sınıf öğretmenimiz geri geldi ve STONKS ADAMı görünce şunlar oldu. Hiçikmse:
Öğretmen: Kim yaptı bunu?
Bne: Erkan.
Öğretmen: Erkan kim?
Bunu duyunca ben sjsjsjsjsjsjsj ve xdxdxdxdxd şeklinde kahkahalar atmaya başladım (sj ve xd gülmeyi ifade eder, tüm redditçilerin bildiği gibi sadece kırinç normiler gülmek için o kanser emojileri kullanır). Sınıf öğretmenimiz hakkaten tam kırinç bi buumırdı, olup bitenden hiçbişey anlamamıştı. Bunun üstüne öğretmen bütün sınıfa öğleden sonra ceza verdi. Yanımdakine dönüp “dis lidıl manevra iz gana kost as öğleden sonrası” dedim. Herkes bana kızgındı. Yaptığım şeyin destansılığını göremiyolardı. Keşke daha çok insanın meme kültüründen haberi olsaydı.
Bayaa kızmışlar heralde okuldan sonra herkes bana küfredip otistik diyodu. PANİK. Ama planımı yapmıştım bile. KALM. Onlara dark hümor yapıp gönüllerini alıcaktım. Yanımdakine döndüm ve “u/aynenconvaynen goin dark” deyip bahçedeki kız grubunun arasına daldım. Önce bi öksürüp boğazımı temizledikten sonra tüm grubun duyabileceği şekilde “Allah yok din yalan” dedim. Aptal feminaziler (yine bi porçay göndermesi) onlara tecavüz falan ediceğimi düşünmüş olmalılar benden uzaklaşmaya başladılar. Hemen ardından yahudi arkadaşıma sabun kullanırken kendisini kötü hissedip hissetmediğini sordum. Bana sanki onları sabun yapan hilter deyilde benmişim gibi baktı (tarih bilginiz yoksa söyliyim hiltler yahudileri yakan komk bıyıklı adam). Belliki arkadaşıma mizahım çok dark gelmişti. Dark hümordan anlayan birini bulaMEDİC dedim kendi kendime. Şimdi rasladığım insanlara “porçay porçay porçaaaay” diye sesleniyorum belki meme kültürü olan birisi çıkar diye ama galba çevremde kültürlü tek insan benim.
submitted by TerrryTerrr to kopyamakarna [link] [comments]


2020.04.23 10:22 aynenconvaynen Ne zamanki sınıfımdaki normiler redditi ve r/burdurlandı anlamaz

Normi sınıfıma destansı trol yaptım.
Sınıfım NORMİlerle dolu! Bende onları trolledim.
Size baştan anlatiyim. Buumır sınıf öğretmenimiz eşya odasına bişey almaya gitmişti. Bende tahtaya STONKS ADAM resmi yapıştırıp yanınada ÖrTmEn yazmaya karar verdim. İnş tutar diye geçirdim içimden. Önde oturanlardan biri “Hoca gelicek salak napıyosun?” diye bağırmaya başlayınca “Anneni” dedim ve hemen arkasından “destırakşın 100” diyede eklemeyi unutmadım. Gülmekten karnıma sancılar girmiş bildiğin yerde kıvranıyorum, sınıftaki normiler anlamıyo tabi yaptığım komik göndermeyi. Sonra yanımda telefonunu kurcalayan bi kız görünce ne yapıyo bakiyim dedim. Bi baktım instagramda burdurlandtan çalınmış memlere bakıyo. “İNSTANORMİYİ BULDUM!! REDİT KULLAN SENİ KIRİNÇ NORMİİİİİİİİİİ” diye bağırmaya başladım buna. Kimsede meme kültürü falan yok belliki, bana mal mal baktılar. Kızın şaşkınlığı geçince bana “Ne diyosun be sananeki istediğimi kullanırım” dedi. Bende bi porçay göndermesiyle cevap verdim. “SİKTİRGİT (porçay göndermesi geliyo) AMINA KODUMUN EVLADI”. Sınıftakiler bana bağırmaya ve gerizekalı demeye başladı çünkü memleri bilmiyolardı. Buumır sınıf öğretmenimiz geri geldi ve STONKS ADAMı görünce şunlar oldu.
Hiçikmse:
Öğretmen: Kim yaptı bunu?
Bne: Erkan.
Öğretmen: Erkan kim?
Bunu duyunca ben sjsjsjsjsjsjsj ve xdxdxdxdxd şeklinde kahkahalar atmaya başladım (sj ve xd gülmeyi ifade eder, tüm redditçilerin bildiği gibi sadece kırinç normiler gülmek için o kanser emojileri kullanır). Sınıf öğretmenimiz hakkaten tam kırinç bi buumırdı, olup bitenden hiçbişey anlamamıştı. Bunun üstüne öğretmen bütün sınıfa öğleden sonra ceza verdi. Yanımdakine dönüp “dis lidıl manevra iz gana kost as öğleden sonrası” dedim. Herkes bana kızgındı. Yaptığım şeyin destansılığını göremiyolardı. Keşke daha çok insanın meme kültüründen haberi olsaydı.
Bayaa kızmışlar heralde okuldan sonra herkes bana küfredip otistik diyodu. PANİK. Ama planımı yapmıştım bile. KALM. Onlara dark hümor yapıp gönüllerini alıcaktım. Yanımdakine döndüm ve “u/aynenconvaynen goin dark” deyip bahçedeki kız grubunun arasına daldım. Önce bi öksürüp boğazımı temizledikten sonra tüm grubun duyabileceği şekilde “Allah yok din yalan” dedim. Aptal feminaziler (yine bi porçay göndermesi) onlara tecavüz falan ediceğimi düşünmüş olmalılar benden uzaklaşmaya başladılar. Hemen ardından yahudi arkadaşıma sabun kullanırken kendisini kötü hissedip hissetmediğini sordum. Bana sanki onları sabun yapan hilter deyilde benmişim gibi baktı (tarih bilginiz yoksa söyliyim hiltler yahudileri yakan komk bıyıklı adam). Belliki arkadaşıma mizahım çok dark gelmişti. Dark hümordan anlayan birini bulaMEDİC dedim kendi kendime. Şimdi rasladığım insanlara “porçay porçay porçaaaay” diye sesleniyorum belki meme kültürü olan birisi çıkar diye ama galba çevremde kültürlü tek insan benim.
submitted by aynenconvaynen to kopyamakarna2 [link] [comments]


2020.02.07 01:21 karanotlar Kadınların Kurtuluşu – 1907 – He Zhen

Kadınların Kurtuluşu – 1907 – He Zhen
https://preview.redd.it/g4cvfpitaef41.png?width=209&format=png&auto=webp&s=47dda2517cedc785420ce445f4031990dace3fb4
Çin’deki anarşist fikirlerin izi ilk Taocu filozoflara dek sürülebilir. Yirminci yüzyılın başlarında, anarşist fikirler Çin’de Çinli entelektüeller ve yurtdışındaki öğrenciler arasında yeniden dolaşmaya başladı. He Zhen, 1907’de Sosyalizm Çalışmaları Topluluğu’nu birlikte kurdukları eşi Liu Shipei (1884-1919) ile Tokyo’da yaşayan ilk Çinli anarşist feministti. Birlikte ilk Çince anarşist mecmualardan biri olan Natural Justice’i [Doğal Adalet) yayımladılar Çin toplumunda kadının konumu Çinli anarşistler için önemli bir konu haline geldi. O zamanlar, ayak-bağlama ve cariyelik hâlâ yaygın uygulamalardı. Aşağıdaki pasajlar onun ilk olarak Eylül ve Ekim 1907’de Doğal Adalet’te yayımlanan “Kadınların Kurtuluş Sorunları” adlı makalesinden alınmıştır. Çeviri Oregon Üniversite¬si Tarih Bölümü’nden Hsiao-Pei Yen tarafından yapılmıştır.
SON BİRKAÇ BİN YILDA DÜNYA… sınıf hiyerarşisi tarafından kurulmuş ve erkeklerin egemenliğindeki dünyadır. Dünyayı daha iyi hale getirmek için, erkek egemenlik sistemini saf dışı bırakmamız ve eşitliği uygulamamız gerekiyor, böylece erkekler ve kadınlar dünyayı paylaşacaktır. Tüm bu değişimler kadın kurtuluşu ile başlar. Binlerce yıldır, Çin’in toplumsal yapısı kadını boyun eğen köleler haline gelmeye zorlamıştır. Eski zamanlarda kadına erkeğin mülkü gibi davranıldı. Sefahati engellemek için, erkek, cinsiyetler arasındaki farklılıkları vurgulayan ahlaki öğretileri kurdu. Zaman boyunca, erkek ve kadın arasındaki fark doğal bir yasa olarak görüldü. Kadın kendi özel alanıyla yetindi, ender olarak seyahat edebildi… Kadının sorumluluğu çocukları yetiştirmekle ve hane halkını çekip çevirmekle sınırlandırılagelmiştir.
Çin dini nesillerin atalarının ruhunu taşıdığına inanır, böylece insanlar üremenin ölümsüzlüğe ulaşma yolu olduğunu düşünür. Çin politik sistemi çocuklara mülkiyetmiş gibi davranır, dolayısıyla insanlar üremeyi zenginlik elde etme aracı olarak düşünür. Bu yüzden, erkeğin cinsel zevkini destekleyen hem dini hem de politik sistemle, erkek kadına, insan üremesinin bir aracıymış gibi davrandı. Üstelik, Çinli erkek önemsiz ev işleriyle ilgilenmeye nadiren isteklidir: Bunun yerine, hem bütün fiziksel işleri hem de çocuk bakımını kadınlara yaptırırlar. Çocuk yetiştirmeyi ve hane halkını idare etmeyi kadının müebbet mesleği yapan başka nedenler de vardır. En başta, erkek kadına özel mülkiyeti gibi davranır.
İkinci olarak, modern zamanlar öncesindeki düşük yaşam standartları, tek başına erkek emeğini aileyi beslemek için yeterli kıldı, bu yüzden varlıklı ailelerin kadını çocuk yetiştirmek ve ev işlerini idare etmek dışında nadiren çalıştı. Bu yüzden, kölelik ve aylaklığın bütün kötülükleri kadının etrafında toplanır… Genellikle sadece fakir ailelerdeki kadınlar, yaşamak için kendilerine bel bağlarlar. Tarlalarda çalışırlar; hizmetçi olarak ücretli çalışırlar; en kötüsü, fahişe olurlar. Bu kadınlar, fiziksel olarak daha az sınırlanmış olmalarına rağmen, asla ruhsal kurtuluşa erişemezler. Gerçekte, fiziksel özgürlüğü elde eden kadın aslında en fazla sömürülen, en fazla aşağılanan ve en fazla küçük düşürülen kadındır…
Erkek kadının kurtuluşundan kaçınmak ister, çünkü kurtuluşun kadının karmakarışık davranışlarına neden olacağından korkar. Erkek kadın üzerine ne kadar fazla sınırlama koyarsa, kadının günaha yönelik arzuları o denli güçlü hale gelir. Hırsızlığın yasaklanmış olmasına rağmen, hırsız bir kere bir objenin değerini anladığında çalma arzusunun sadece güçlenmesine benzer şekilde, kadın da, kendini sınırlamamaya yönelik herhangi uygun bir fırsatı kavrayacaktır. Bunun için, özgürlük değil kapatılma ve sınırlandırılma kadının eşini aldatmasına neden olur. Çinli insanlar özgürlüğün kadını karmakarışık yapacağını nasıl söyleyebilir? Gerçek nedeni anlamıyorlar. Kadının özgürlüğüne ne kadar yasak koyarlarsa, kadın ahlakı da o denli dejenere hale gelir. İşte bu nedenle Çinli kadın gelişemiyor… Gerçek özgürlük, bütün sınırlamalardan tam bağımsızlık anlamına gelir. Günümüz Batı evlilik sistemi iktidar, zenginlik, ahlak ve yasa koşulları tarafından sınırlanır. Evliliğin gönüllü olduğunun söylenmesine rağmen, Batıdaki bütün erkekler ve kadınlar sadece sevgi için mi evlenir? Erkekler kadınları sıklıkla zenginlikleri ile baştan çıkarır; varlıklı ailelerden kadınlar da daha fazla talibi çekebilir. Hatta bazı durumlarda, zengin erkek fakir kadını kendisiyle evlenmeye zorlar. Bu, evliliğin zenginlik üzerinden sınırlandırılmasıdır. Bazı durumlarda, erkek kendi ilerlemesinin bir aracı olarak, prestijli geçmişi olan kadınla evlenir; diğer durumlarda, prestijli erkek düşük sosyal statülü kadınla sınıf farklılıklarından dolayı evlenemez. Bu, evliliğin iktidar üzerinden sınırlandırılmasıdır. Basitçe söylemek gerekirse, özgür evlilik yoktur!… Yasa ile yönetilen modern toplumlardaki kadınlar, erkeklerle aynı eğitimi almalarına rağmen, nadir olarak siyaset bilimi ve hukuk okuma şansına sahip olurlar, orduya veya polis akademilerine kaydolma şanslarından bahsetmek bile gereksiz. Bürokrasi ile yönetilen modern devlette kadının erkekle eşit fırsata sahip olduğunun söylenmesine rağmen, kadınlar memur olamazlar. Cinsiyet eşitliği sadece lafta kalır.
Kadının kurtuluşu, kadına gerçek eşitliğin ve özgürlüğün zevkini getirmelidir. Batı sistemi kadına sadece lafta kalan özgürlük ve eşitliği getirir. Sahip olduklarını iddia ettikleri özgürlük gerçek özgürlük değil, sahte özgürlüktür! Eşitlik, sahte eşitliktir! Gerçek özgürlük olmadan, kadın tam gelişmişlikten mahrum kalır; gerçek eşitlik olmadan hiç kimse insan haklarından yararlanamaz. Asyalı kadın, Batı medeniyetinin gelişimine hayranlık duyarak, Batılı kadının kurtulmuş olduğuna ve erkekle tam özgürlüğü ve eşitliği paylaştığına inanıyor. Batılı kadının ayak izlerini takip etmek istiyor. Yazık! Kadın devrimi çağında olduğumuz için kadının sadece sahte özgürlüğe ve sahte eşitliğe sahip olmasını istemiyorum; kadınların gerçek özgürlüğe ve gerçek eşitliğe ulaşacağım şiddetle umut ediyorum! Son yıllarda, insanlar Çin toplumunda kadının kurtuluşunu aramaya başladılar. Kadının kurtuluşu aktif olarak veya pasif olarak başarılabilir. Kurtuluşa aktif olarak ulaşmanın anlamı nedir? Bu, kadınların kendi kurtuluşları için mücadele etmesi ve onu savunmasıdır. Kadın kurtuluşuna pasif olarak ulaşmanın anlamı nedir? Kurtuluşun kadına erkek tarafından bahşedilmesidir. Bugün Çinli kadının kurtuluşu genel olarak pasif yoldan teşvik ediliyor. Kadın kurtuluş hareketinin savunucularının çoğu erkek olduğunda, kadınlar erkekler kadar kazanç sağlamaz. Geçmişte bütün kalbiyle kadının kapatılmasını ve sınırlandırılmasını destekleyen erkek, neden son yıllarda kadın kurtuluşunu ve cinsiyet eşitliğini destekliyorlar? Bunun için üç açıklama vardır. İlki, Çin erkeğinin çıplak iktidara tapınmasıdır. Çin’in, Avrupa, Amerika ve Japonya gibi dünyayı medenileştiren başlıca güçlerin sistemini izlemesi gerektiğine inanıyorlar. Eğer Çinli erkekler, karıları ve kız çocukları için ayak-bağlama uygulamasını yasaklayarak onları okula gönderseler ve onları eğitseler, Çin’in medeni olduğu düşünülecek. Çinli erkekler ve aileleri, uygarlık ününün zevkini çıkaracaklar. “Medeni” erkekler kendi “medeni” kanlan ve kız çocuklarıyla kamusal alana çıktıklarında, başarıları için alkışlanacaklar. Bu erkekler kadın kurtuluşunu kadınların hatırı için mi teşvik ediyorlar? Kadınları sadece kendi ünlerine ulaşmak için kullanıyorlar. Onların bencil kaygıları, kadınlara kendi özel mülkiyetleri olarak davrandıklarını kanıtlar. Eğer kadın gelişiminin onların şöhreti üzerine etkisi olmasaydı, kadın kurtuluşu ile bu denli ilgili olmayacaklardı. Çinli erkeğin kadını özelleştirmesi, kendisini ilk kez eski geleneksel toplumda kadınları sınırlama çabalarında göstermişti; artık kendisini Batı modeli üzerinde kadın özgürlüğü için verilen destekte gösteriyor. İkinci olarak, Çinli erkeğin kadın özgürlüğünü teşvik etmesi, Çin’in ekonomik durgunluğuyla alakası var. Orta-sınıf aileler kadın üyelerini beslemekte zorluk çekiyor.
Erkekler kadının sınırlandırılmasından bir şey elde etmediklerinin, hatta bu sınırlandırmanın ekonomilerini enkaza çevirdiğinin farkındalar. Bunun için kadın bağımsızlığını savunuyorlar ve kadının erkeğe ekonomik bağımlılığının onların en büyük düşmanı olduğunu görüyorlar. Çinli erkekler kız çocuklarını kız okullarına girmeleri için cesaretlendiriyor. Daha az varlıklı ailelerden kadınlar nakış, örgü, dikiş ve aşçılık gibi el sanatları öğreniyorlar. Şanslı olanlar öğretmen okullarına giriyor. Daha gelişkin kadınlar, düzenli müfredat dışında eczacılık ve fen gibi profesyonel eğitim alıyorlar. Erkekler kadınların eğitimini onların iyiliği için değil, kendi iyilikleri için teşvik ediyorlar. Mezuniyetlerinden sonra kadınlar öğretmen veya becerikli işçiler olarak kendi yaşam gereksinimlerini karşılayabilirler. Hem de ailelerine bakmaya mecbur kalırlar. Kızlarıyla birlikte ailenin mesuliyetini paylaşırlar, hatta eve en fazla ekmek getiren olurlar, erkekler daha fazla boş zamanın zevkini çıkarır veya paralarını metreslerine ya da fahişelere harcayabilirler. Erkekler herhangi bir sınır olmadan zevk sürmeye devam ederlerken, kızları çetin yaşam koşullarının ıssızlığında acı çekerler. Erkek, kadının bağımsızlığını kendi çıkarları yüzünden savunur, işte bu, Çinli erkeğin kadın kurtuluşunu teşvik etmesinin ikinci nedenidir.
Üçüncü neden, Çinli erkeğin ailesine değer vermesi ve çocuklarından büyük beklentileri olmasıdır. Ancak, kendi başına ev işlerini yönetme ve çocukları yetiştirme göreviyle başa çıkmak için yeterli ve uygun değildir. Kadının sorumluluk almasını isterler. Bu yüzden, ev ekonomisi Çin’deki kız okullarının en popüler konusu haline gelmiştir. Çin’de yeni kurulan parti (Devrimci Güç Birliği) bile, ev içi eğitimin tüm eğitimlerin temeli olduğunu iddia eder. Bu şu anlama gelir; medeni bir kadın ev işlerini geri kalmış bir kadından daha iyi halledebilir; medeni bir kadın çocuklarını geri kalmış bir kadından daha iyi eğitebilir. Aslında, aile erkeğe aittir, bu yüzden aileyle ilgilenmek erkeğe hizmet etmek gibidir; çocuklar da erkeğe aittir, çünkü annelerinin yerine babalarının soyadını alırlar. İşte bu nedenledir ki, erkek kadını kendi amaçları için kullanmak ister. Sonuç olarak, üstteki üç neden erkeğin kadın kurtuluşundan bencilce yarar sağladığını gösterir. Kadının bağımsızlığını elde etmesine ve onun medenileşmesine yardım ettiğini iddia eder; fakat, kadınlara kurtuluş umudu verirken aslında onları sıkıntılar içine sokar. Geleneksel toplumda, erkek kadından daha üst statüye sahipti, fakat kadın daha fazla boş zamandan ve fiziksel özgürlükten yararlanırdı; günümüz toplumunda, erkek hâlâ kadından daha üst seviyede, fakat bu kez kadın erkeğin işlerini paylaşıyor ve erkek de kadınların zevklerinden yararlanıyor. Kadınlar erkek tarafından kullanılmaktan neden mutlu olsun ki? Aptal kadınlar, kadın kurtuluşunu başlattıkları için erkekleri yere göğe sığdıramıyorlar. Bu kadınlar, Mançu meşrutiyetçilerini yere göğe sığdıramayanlarla tam da aynı şeyi yaptıklarının farkında değiller. Mançu bir anayasa tasarlamıştı, fakat halka politik güç vermeye istekli değildi. Aynı şekilde, erkeğin kadın kurtuluşunu teşvik etmesi de, kadınların gerçek gücü erkeklerin ellerinden alacakları anlamına gelmez. Her işi erkeklerin yapması gerektiğini söylemiyorum, veya kadın haklarının genişletilmemesi gerektiğini ve kadınların görevlerini isteklice yerine getirmeleri gerektiğini öne sürmüyorum. İleri sürdüğüm şey, kadın hakları hareketinin erkek tarafından bahşedilmesi değil, kadın tarafından kazanılması gerektiğidir. Eğer kadın erkekten emir alırsa, zaten özgürlüklerini kaybetmiş demektir; eğer kadın haklarını erkekten alırsa, zaten erkeğe bağımlı olmuş demektir. Kadın kurtuluşu erkeğin yetkisinde olduğunda, erkek kadından yararlanır ve nihayetinde kadını kendi tahakkümüne maruz bırakır. Bu nedenle, kadının kendi kurtuluş yolunu, bu yolu erkeğin ona vermesine bel bağlamadan araması gerektiğini savunuyorum. Bugün Çinli kadınların tümü kendi kurtuluşlarına yönelik cevabi erkeklerde arıyorlar. Pasif bir rol almak istiyorlar, çünkü özbilinçten yoksunlar. Özbilinç olmadan, kadın erkek tarafından manipüle edilir, ama hâlâ erkeği onurlandırır. Bu kadınlar en utanmaz kadınlar değiller midir? Kadının pasif kurtuluşunun sakıncalarından bahsettim. Şüphesiz ki, özgürlük ve eşitlik için can atan ve gelenekler tarafından sınırlandırılmak istemeyen bazı Çinli kadınlar vardır. Kurtuluşun tesisi kendi iradelerince yönlendiriliyor görünüyor. Fakat, onların gerçek motivasyonunu keşfetmemiz gerekli. Gerçekte istedikleri şey, özgürlük ve eşitlik adına başıboş cinsel arzuların zevkine varmaktır. Kurtuluşu, neredeyse, cinsel arzuları serbest bırakmanın yolu olarak yorumluyorlar. Sadece, kadın toplumu dönüştürecek gücü elde edecek kadar geliştiği takdirde gerçek kurtuluşa erişilebileceğini anlamıyorlar. Kadın sadece aşkla ve seksle ilgilenirse, insanlığı kurtarma ruhu ölçüsüz arzularla yer değiştirecek ve böylece görev tamamlanamayacaktır. Bu, kadının saplantısı özgür aşkın kovalanmasından kaynaklanıyorsa mazur görülebilir. Ancak çok az Çinli kadın bu kategoriye girmektedir. Sadece bazıları bu dayanılmaz isteklere direnemez ve herhangi bir erkekle flört eder; bazıları baştan çıkartılır ve yıkılmış hale gelir. Bazısı vücutlarını para için satar; ya fahişelikle ya da zengin erkeklerle kırıtarak flört ederek para kazanırlar. Birinin para uğruna bu denli gözden düşmesi en onur kırıcı davranıştır. Böylesi bir davranışı bir özgürlük eylemi olarak adlandırabilir miyiz? Ayrıca, “kurtuluş” kelimesi aslen kölelikten özgürleşme anlamına geldiği için, fahişeler ve kurtulmuş kadın arasında nasıl bağlantı kurabiliriz? Bu kadınlar, kurtuluşu cinsel düşkünlük ile karıştırıyor, bu yüzden, bu kadınların zaten en bayağı fahişeler haline geldiklerinin farkına varmaları zordur. Bugün beyaz kadın, cinsiyet eşitsizliğinin sakıncalarını anlıyor ve cinsiyet eşitsizliğinin kökeni olarak eşitsiz güç dağılımını gösteriyor. Kadının oy hakkı için mücadele eden örgütlenmeleri oluşturuyor… Kadınların çoğunluğu hâlihazırda hem hükümet hem de erkek tarafından eziliyor. Seçim sistemi, üçüncü bir yönetici grubun, elit kadınların, takdim edilmesiyle baskısını artırıyor. Baskı aynı kalsa bile, kadınların azınlığı hâlâ kadınların çoğunluğunun irade zayıflığından yararlanıyor…
İktidardaki birkaç kadın iktidarsız kadınların çoğunluğuna hükmettiğinde, eşitsiz sınıf farklılıktan kadınlar arasında vücut bulur. Şayet kadınların çoğunluğu erkekler tarafından kontrol edilmek istemiyorsa, neden kadınlar tarafından kontrol edilmek istesinler ki? Bu yüzden, erkeklerle iktidar için mücadele etmek yerine, kadınlar erkeklerin kanunlarını yıkmaya çabalamalıdır. Erkek bir kez ayrıcalıklarından soyunduğunda kadınla eşit olacaktır. İtaatkâr kadın ve itaatkâr erkek olmayacaktır. Bu, kadınların kurtuluşudur, bu, radikal bir reformdur. Neden var olan parlamenter sistemle ve nihai hedef olarak oy hakkı hareketleriyle hoşnut olalım? Sadece, kadınlar, hareketlerini hükümete girmekten hükümetin kökünü kazımaya dönüştürdüğünde hoşnut olabiliriz!
He Zhen (Doğal Adalet, Cilt. 7-10, Eylül – Ekim 1907)
Çeviri: Nil Erdoğan, Mustafa Erata Bu yazı Robert Graham’ın ANARŞİZM: Özgürlükçü Düşüncelerin Belgesel Bir Tarihi isimli kitabından alınmıştır.
http://anarsizm.org/kadinlarin-kurtulusu-1907-he-zhen/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.01.11 23:37 ill-be-back4 NEREDEYSE TÜM SINIFIN HAYVAN TAKLİDİ YAPARAK TARİH ÖĞRETMENİNİN SINIFI BIRAKMASINA NEDEN OLAN SAÇMA,BİR O KADAR DA ÇILDIRMALIK OLAY————Benim başrolünde olduğum anılar neredeyse bitti. Bugün sizlere tanık olduğum ara sıra aklıma gelip en olmadık yerde bile çıldırmama vesile olan olayı anlatıyorum.

EDİT:Tarihçi derken sosyal bilgiler hocası amk. Bana tarihi sevdirmesiyle aklımda kaldığı için tarihçi diye yazmışım amk.
Hayatımda hiçbir hayvanat bahçesinin bu kadar içinde olmamıştım.( Anlatmaya başlamadan önce şunu belirtmek isterim. Bu olayı yeterince güzel aktaracak kadar kalemim iyi değil daha doğrusu yazı bu olayı yeterince anlatamaz yaşamak lazım. Keşke o olayın bir videosu olsaydı.)
Ortaokuldayken bir tarih öğretmenimiz vardı bence çok iyi anlatır ve öğretirdi. Ancak 27-28 kişilik sınıfta benimle aynı fikirde olan sadece bir kişi vardı arkadaşım Koray geri kalan herkes neden bilmem o kadından nefret ederdi sınıfın ineği piçi farketmeksizin Koray ve ben hariç herkes bu hocaya çok yoğun bir nefret beslerdi. Erkeğiyle kızıyla çok sayko bir sınıftık ve bir ders 2 kişi hayvan taklidi yaptı bu duruma hoca çok sinirlenmişti. 1-2 hafta sonra sınıftan bir ibne bu durumu çok güzel bir şekilde kullanıp hem eğlenebileceğimizi hem de bu kadını delirtebileceğimizi düşündü ve ilk kendi tayfasını sonra da geri kalan tüm sınıfı bu plana ikna etti. Ben ve Koray hariç ilk başta linç yedik ama ben ve Koray bu kadına çok saygı duyuyorduk ve en sonunda iyi peki dediler zor da olsa bizi bu olaydan muaf tutup hoş gördüler. Bu planın uygulanacağı günün sabahı kim hangi hayvan olacak/olabilir planlaması yapılırken ben Koray’a kıyamet kopacak söylemedi deme dedim. Koray’da ya amk bu kadına yapılır mı hay sikeyim böyle işi dedi. Biz bunları konuşurken hemen hemen tüm roller belli olmuştu lafı uzatmadan size hayvanat bahçesinin kıymetli üyelerini sunayım.
2 tane kurt,bunlar sınıfın zıt uçlarında oturuyorlar. 2 tane köpek 1kız cins köpek olurken erkek Sivas kangalı-pitbull kırması bişey oldu. 2tane evcimen kuş biri kanaryaydı diğerini hatırlamıyorum. 3tane kedi 2 si kızdı ama olay erkekteydi çöpün kenarında dolaşan agresif bir sokak kedisiydi. 1 adet fil melodika borusunu hortumu olarak kullanıyordu. 2 tane karga bunlar bire bir karga sesi çıkaran kızlardı. 2 adet domuz evet domuz genizlerinden çıkardıkları domuz sesi takdire şayandı. 1 adet aslan 1 adet kurbağa 1 adet çekirge 4 tane maymun bunlar gerçekten maymun olabilirdi o kadar maymunlardı. 1 adet yılan 1 adet yengeç 1 adet kaplan bu arkadaş çubuk kraleri ikiye bölmüş bunları ağzının kenarlarına koymuştu Diğerlerini hatırlamıyorum
{{SİZDEN RİCAM BUNDAN SONRASINI KAFANIZDA CANLANDIRARAK OKUYUN}}——- Öğretmen zili çalmış son hazırlıklar yapılmıştı geri dönenin götü sikilirdi öyle bir sınıftık. Ders başladı arada Koray’la bakışıyoruz ben bu olayda olmayı kabul etmeyince yanımdaki senin amk dedi ve gitti(bende sg amk çocu dedim)yanım boştu.tüm sınıfın yüzünde şeytani bakışlar vardı——-
  1. Dakikaya gelirken işaret fişeği maymunlar ve çekirden geldi. Hoca noluyor kim o hop hop derken aslan ve kuşlar kediler ve kız köpek olaya dahil oldu öğretmenin sinir eşiği geçilmişti bu ne terbiyesizlik diyor arada da yakalıyor şişt hayırdır noluyor derken kırılma anı geldi dolunay göründü. O sınıfın 2 ucunda bulunan kurtlar ulumaya başladılar Amk skjsjdjdmdkdkskmsmdmdmsmdkdk. Ardından pitbull konrolden çıkmışçasına havlama başladı. Öğretmen öyle bir bağırıyor ki Koray’la ben göz göze geldik ikimizin yüzünde de aha ip koptu bakışı vardı.[Bu önemli parantezi açmalıydım. Bizim sınıf çok sıkıntılı insanlarla dolu olduğundan bizi okulun dip köşesindeki bir koridora vermişlerdi ve koridorda sadece bizim sınıf vardı aq yani sesimizi duyurmak güçtü] ——
Yılan kendini yere atıp sürünmeye başladı, domuzlar sadece nefes almak için duruyor geri kalan zamanda olabildiğine horultu hırltı sesi çıkarıyırlardı. Fil kendini buldu hayatımda filin hortum sesini yapan başka insan tanımadım. Herkes rolünün hakkını veriyordu öyleki ilerleyen dakikalarda pitbull kendini role kaptırıp kaplanı ısırdı smsllslsldkskdkdkdkskks Maymunlar sıra üstündeydiler hocanın sesi duyulmuyordu delirdi eline aldığı her şeyi bunlara fırlatıyordu ama kimin sikinde aq kurtlar öyle uluyorlar öyle uuuuuuuuuuu sesi çıkarıyorlar ki akıl sor ermez sesimiz okulda duyulmaya başlamıştı. Kurbağa sınıfta sıçma pozisyonunda zıplaya zıplaya sınıfı geziyor kediler bir o sıraya bir bu sıraya zıplarken erkek olan kedi aslanla kapışıyordu. Yengeç,yengeç sevinci yapar gibi pozisyon almış yan yan geziniyordu hatta bir ara maymunun götünü kıstırdı. Kuşlar durmaksızın kanat yaptıkları montlarını çırkıyorken bir ara beni yılan soktu amk kdjdjdkdkkskdkdkdkdkdkdkdk o da ayaklarınızın altında sürünüyordu. Saygımdan gülememeye çalışıyorum ama mümkün değil şu ortamı bir düşünün aq ama yine de hoca baktığında kendimi toparlıyor ve hiç birşey yapmadan yerimde oturuyordum. Maymunlar muz kavgası yapıyor olacaklar ki sınıfın altını üstüne getirdiler biri sıraya uzanıp kendini aşağı sarkıtıyordu. Hoca öyle çığlıklar attı ki korkmamak elde değil. Sınıfı uzun uzun inceledi ve herşeye rağmen benle Koray’ı gördü bana bakıp kafasını çağresizce iki yana salladı derken Koray domuz saldırısına kurban gitti. Benim dilim ısırmaktan uyuşmuştu delirecetim. Sesi duyan öğretmenler 5. dkk dan sonra noluyor diye çekine çekine bizim sınıfa gelirken(çoğu korkudan koridor başında bekledi amk sjjsjdjdkdjd) tarihçi ağlıyordu ve daha fazla dayanamayarak sınıfı kurt ulamaları eşliğinde terk etti. Maymunlardan biri bir eliyle yerden destekle ala ala kapıya kadar gitti “uu iii aaa aaaaa,uuuu uuuu uu a “ gibi şeyler dedi işin ilginci diğer maymunlar ne dediğini anladı ve sevinip uuuu uuu aaaa aaa diye sevindiler dnmdkdkdkdkdjdjjdhejsushsjeudhejjsnsudjsnsjjdjddjdj. amk o anda çıldırdım . Hoca ise müdürün yanına gitmiş 2müdür yardımcısı,dersi boş olan 2 hoca ve müdür bizim sınıfa doğru gelirken yanlarında tarihçi yoktu. Biz az biraz sakinleşsek de kurtlar öyle güzel uluyorlar,pitbull kendini rolüne o kadar kaptırmıştı ki saldırdan yaralı kurtulup ayakta durak Koray’a 2 ayağını havaya kaldırarak zıplıyor kanımca oyun oynamak istiyordu. Kurbağa tam kendini bulmuşken müdür ve ekibi içeri dalıdı. en son bunlar sınıfa girdiğinde vahşi kedi kapının önüne atılmış müdür yardımcısı noluyor diye bunu itmişti aq sskdkkskdkdkdkdkdkdkkdkd Müdür,NOLUYOR BU NE REZALET BURASI DİNGONUN AHRI MI gibi alışık olduğumuz şeyler söyledi ve sınıf buz kesti. Bizim sınıfın önündeki meraklıları dağıttılar(okul hizmetlileri,kantin personeli vs)
Götümüzü siktiker. Kendi kendime dayak yicem arada kaynadım amk diyorum. Ama müdür ne lan bu rezalet dedikçe sınıfça dayanamıyorduk zaten bilirsiniz 2-3 kişi utanmaz utaznmaz gülünce kendinizi tutamazsınız. Bu idare kadrosu da ne gülüyorsunuz manyak mısınız lan siz diye bağırıyor bunların çaresizliği karşısında kahkakarımız kat kat katlanıyordu. Sınıfı bir görün aq sıralar devrilmiş her yer kağıt çanta defter. Maymunlardan biri arkada bir şeyleri astığımız panoyu devirmişti. Diğer pano tek çiviyle kaymış öylece duruyordu . Ardından müdahalenin şiddeti arttı ve sustuk. Ben devamını ayrıntılı anlatıp sizi sıkmayayım devamında ara ara çıldırdık yine güldük. Tarihçiyi getirdiler.Bir ara müdür sizin derdiniz ne derken herkese tek tek hangi hayvan olduğunu sordu. Bana sordu ben bişey yapmadım dedim. Söyle bari söyle adam ol falan derken tarihçi benle Koray’ın masum olduğunu söyledi. Devamında Olaylar büyüdü falan ama kimsenin siciline işlemedi. Tarihçi sınıfı bıraktı yerine mendebur bir karı geldi aq. Ben hay böyle işin amk dedim. Bu kadın en ufak bir olayı bile büyütüp,olayda parmağı olanı disipline yolluyor ve ceza almadan olayın peşini bırakmıyordu. Bu kadına rağmen sınıf ötekinin gitmesine memnundu.
Yıllar geçti aklıma geldikçe hala çıldırırım sizinle de paylaşmak istedim umarım okurken keyif almışsınızdır.
submitted by ill-be-back4 to KGBTR [link] [comments]